Söze, “gidenlerin yalancısıyım” diye başlayayım ki, anlattıklarımın ikinci elden bir şahitlik olduğunu unutmayın. Türkiye’de sık seyahat edenler, Avrupa’da gittikleri ülkeleri öve öve bitiremezler. Son bin yıllık tarihin belki de en hareketli kıtasında, İtalya, Fransa, Avusturya, İspanya gibi ülkelerde şehirler adeta hiç el değmemiş gibi yüzyılların izini taşımaktaymış.

Kısa iki Avrupa seyahati dışında, yaşlı kıtaya ayak basmışlığım olmasa da, koleksiyonumdaki gravürlerle, yeni çekilen fotoğrafları yanyana koyunca anlatılanların pek de abartı olmadığını düşünüyorum. Bizde ise bırakın yüzyılları, bir kaç yıl uğramadığınız bir semti bile tanıyamayabilirsiniz. Türkiye’nin şehirlerine en büyük zararı, doğal afetler değil hoyrat eller vurmuştur.

Bu etkiyi en fazla hissettiğimiz, bu yüzden en fazla tartıştığımız yer ise hep İstanbul olmuştur. Özellikle cumhuriyetin ilanından sonra, Adnan Menderes Dönemi’nde başlayan imar çalışmaları, adeta Suriçi İstanbul’un idam fermanıdır. Bu yıkımın devamını ise, daha sonra Bedrettin Dalan getirmiş, Beyoğlu’nun dokusunu Tarlabaşı Bulvarı’nı genişletirken tahrip etmiş, Boğaziçi’ni ise büyük bir yağmanın başkahramanı yapmıştır.

Ancak şehirler değişse, semtler eski güzelliklerini kaybetse de, bazı hasletlerini hep taşıyagelmişlerdir. Beyoğlu dün de bohemdir, bugün de. Kadıköy, Üsküdar’dan çok daha farklı bir havayı teneffüs eder ve ettirir. Fatih ise eski İstanbul’un kalbidir. Semte adını, çevresindeki geniş külliyeyle merkeze yerleşen Fatih Camii vermiştir.

ALAYLI BİR MÜZİSYEN

Camii meczuplarıyla, semt ise beyefendileriyle meşhur olmuştur. Bugün sayıları azalsa da, Fatih Camii’nin bahçesinde meczuplarla karşılaşabilirsiniz. Yine biraz dikkat etseniz, Fatih’e yüzyıllar içinde yerleşen ruh halinin, halâ meyve verdiğini görebilir, İstanbul beyefendileriyle tanışabilirsiniz. Ben, bugün size böyle bir ismi, Veysel Dalsaldı’yı anlatacağım.

Dalsaldı, aslen Siirtli olsa da doğma büyüme Fatihli’dir. Yarım yüzyıllık hayatının tamamını Fatih’te geçirmiş, semtin kültürüyle, ruhuyla yetişmiştir. Veysel Dalsaldı’yı Fatih’e bağlayan ne semtin heryere yakınlığı, ulaşımının kolaylığı, nede şehrin merkezinde yeralmasıdır. Dalsaldı için Fatih, ezan sesiyle güne başlamak, hakim bir tepeden büyük semti kucaklayan caminin gölgesinde, kafanı her çevirdiğinde uzun minarelerin izinde yaşamaktır.

1967’de Fatih’te dünyaya gelen Dalsaldı, Tekke Müziği’nin en önemli isimlerindendir. Klasik usulle, yani meşk ederek müziği öğrenmiş, davudi sesiyle kısa sürede önce çıkarak, bu sahada bilinir bir isim olmuştur. Sesinin güzelliğinin yanı sıra, kudüm de çalışmış ve iyi derecede bir kudümzen olmuştur.

Veysel Dalsaldı, konservatuara gitmemiş, örgün eğitim almamış, alaylı bir müzisyendir. Bunu da sahasındaki pek çok isim gibi Karagümrük’teki Cerrahi Asitanesi’ne borçludur. İlk gençlik yıllarında tanıştığı Muzaffer Ozak’ın etkisiyle müziğe başlamış, sonrasında ise Türk Tasavvuf Musikisi Ve Folklorunu Araştırma ve Yaşatma Vakfı’nda görev almış, kültür bakanlığı kadrosuna geçerek müzik çalışmalarını burada sürdürmüştür.

“BEN KIRK YIL AĞLADIM”

Dalsaldı’yla ilk defa 2003’te, Asitane’de tanışmıştım. Müziğe meraklı isimlerle, her Cumartesi günü meşk yapıyor, düzenli bir şekilde ilahi çalışıyorlardı. Bu çalışmalar Dalsaldı’nın nüktedanlığıyla, sohbetleriyle renkleniyor, yeknesaklıktan kurtuluyordu. Bir kaç defa meşke katılsam da, yaşadığım semtin Karagümrük’e uzaklığı ve çalışmaların gece geç saatlere kadar sürmesi nedeniyle tanışıklığım uzun soluklu olamamıştı.

Buna rağmen Dalsaldı’dan arkadaşlarım vasıtasıyla haber alıyor, neler yaptığını öğrenme şansım oluyordu. Bir müddet sonra meşkin sona erdiğini öğrendim. Asitane, Ömer Tuğrul İnançer’in tasarrufuyla Cumartesi akşamları kapılarını dostlarına, sevenlerine açmayı sona erdirmişti. Dalsaldı ve birlikte müzik çalıştığı arkadaşları, bunun üzerine bir dernek kurarak yollarına devam etme kararı almışlardı.

Sevenlerinin “Efendiciğim”, dostlarının ise “Veysel Baba” diye andığı Dalsaldı, Fatih’te meşkleri devam ettiriyor ve hemen her gece, dernekte bulunuyordu. Bu benim için oldukça güzel bir fırsattı. Bu durumu değerlendirerek ben de derneğe gidip-gelmeye başlamıştım. Dalsaldı, zaman kısıtlamasından kurtulmuş olmanın verdiği bir rahatlıkla sohbet ediyordu.

Dalsaldı’nın sohbetleri genellikle tasavvuf ağırlık oluyordu ve kendisini, fikirlerini anlatmak yerine Muzaffer Ozak ve Sefer Dal’ı öne çıkartıyordu. Hemen her sohbeti bu iki ismin, hayatlarından örneklerle süslüyordu. Muzaffer Ozak’ı tanıdığında gençliğinin başında olan Veysel Dalsaldı’nın mürşidi, mübelliği Sefer Dal olmuştu. Dalsaldı, Sefer Dal’ı andığında gözleri dolardı. “Ben mürşidimin arkasından kırk sene ağladım. Bir kırk senede siz yanın bakalım” dediğini anlatır, Dal’ın Fahrettin Erenden’e işaret ettiğini söylerdi.

Veysel Dalsaldı, Halvetilik’in yüzlerce yıllık birikimini Cerrahilik üzerinden gelenlere anlatır, sohbet geleneğinin nasıl yaşatılması gerektiğini bizzat gösterirdi. Asitane’den aldığı bütün birikimi, oturması kalkması, konuşması ve tavrıyla çevresindekilere aktarıyordu. Günlük hayatında son derece hoşgörülü, alttan alan, nüktedan, esprili Dalsaldı, konu tasavvufa geldiğinde ciddileşir ve öğrendiklerinden asla taviz vermezdi.

Dalsaldı, bir taraftan da “meşreb taassubu”nu kırmak için, “Biz tarikatlerin çalgıcı takımıyız” diye söyler, herkese saygı gösterilmesini isterdi. Üzerinde Haydariyesi, cebinde tesbihiyle köşesine geçtiğinde herkes, doyumsuz bir sohbetin başlayacağının farkına varırdı. Önünde sehpa niyetine kullandığı küçük taburesinin üstünde, kül tablasıyla “Zirtek” sürekli durur, alerji için sık sık ilaç kullanmak zorunda kalırdı.

EHL-İ BEYT’TEN ASR-I SAADETE

Sefer Dal’ın “kafesten ve nefesten uzak dur” emrine sıkı sıkıya riayet eden Dalsaldı, bütün harcamaların da kuruşu kuruşuna kaydını tutardı. Dal’ın bir kibrit bile alsa, bunu mutlaka kaydettiğini, bir alışveriş sırasında önce kaç para verildiğini, kaç para geri alındığını ayrı ayrı yazdığını, her kuruşun kaydını tuttuğunu anlatırdı.

Dalsaldı’nın anlattıkları aslında klasik tarikat kültürünün ayrıntılarını taşıyordı. Aynı olayı bir Bektaşi babasından da dinlemiştim. Harcanan para, vakıf parası olduğu için her kuruş kayıt altına alınır, müritlerin yaptığı zikirler, çektiği esmalar, seyr-ü süluk’u herhangi bir aksamaya uğramasın diye mutlaka yazılırmış. Dalsaldı, bunun yaşayan canlı örneğiydi.

Abdestsiz hiçbir zaman yere basmayan Dalsaldı, Ehl-i Beyt’e muhabbetini de her fırsatta dile getirirdi. Zaten sohbetlerinin büyük bir kısmını Hz. Ali ve evlatlarının faziletleri oluştururdu. Efendimiz’den bahsederken büyük bir dikkatle salavat getirip, sağ elini kalbinin üzerine götüren Veysel Dalsaldı, “Efendimiz saadetle buyurdular ki” diye söze başlar ve dinleyenleri Asr-ı Saadet’e götürürdü.

Ben, araya uzak mesafeler girdiği için Dalsaldı’nın sohbetlerini “-di”li geçmiş zamanla anlattım. Fırsat bulursanız, eski zamanlardan günümüze adeta ışınlanarak gelmiş bu İstanbul efendisini dinlemeyi kaçırmayın. Tanışma imkanınız yoksa “Şah Hüseyin’in Firkatiyle-Yas Yaraşır Dervişe” ya da “Aşk Senin, Aşık Senin” albümleriyle bir nebze “kifâf-ı nefs” edin.