8 Ağustos 2008’de pek çok gazetede, Balıkesir-Bandırma’dan gelen fotoğraflarla bir cenaze haberi vardı. Marmara kıyısındaki bu küçük ilçede binlerce kişi toplanmış, Ali Öztaylan’ın cenaze namazını kılmıştı. Pek çok kişi, bu ismi belki de sadece bu haber sayesinde duymuş oldu. İstanbul’da bile bir cenazede zor görülecek bir kalabalık, Anadolu’nun bir ilçesinde ismi-cismi bilinmeyen bir kişiyi son yolculuğuna uğurlamak için toplanmıştı.

Türkiye’de yaşayan milyonlarca kişi için Ali Öztaylan adı hiçbir şey ifade etmese de, erbabının bildiği son derece önemli bir isimdi. Öztaylan, “Tatlıcı Ali Efendi” olarak bilinirdi. Bazen “Bandırmalı Ali Efendi” diye de anılırdı. Öztaylan’ı özellikle İstanbul’un tasavvuf ve muhafazakâr çevreleri arasında bilinir kılan, kelimelerin anlatmakta kifayetsiz kalacağı nezaketi ve dini hayatındaki derinliğiydi.

Ali Öztaylan, vefat ettiğinde 95 yaşında bir pir-i faniydi. Makedonya-Üsküp’te dünyaya gözlerini açmış, daha sonra Devlet-i Aliye’nin uğradığı felaketler sonucunda ailesiyle birlikte Anadolu topraklarına, Bandırma’ya göç etmek zorunda kalmıştır. İlkokul mezunudur ve hayatını kazanmak için devralmış olduğu tatlıcı dükkanını Öztaylan Sütevi olarak işletmeye başlamıştır.

Ali Öztaylan ya da nam-ı diğer Tatlıcı Ali Efendi’yi meşhur eden de bu tatlı dükkanı olmuştu. Bandırma İskelesi’nden çıktıktan sonra, bir kaç yüz metre ilerlediğinizde cadde üzerinde gün görmüş, devran geçirmiş bir dükkan hemen dikkatinizi çeker. İçeriye girdiğinizde zaten uğradığınız yerin sıradan bir tatlıcı olmadığını duvarlara asılan hat ve yağlıboya tablolardan hemen anlarsınız. Tablo dediklerimiz gerçekten, bugün müzayedelerde satılacak ayarda resimlerdir. Her yer pırıl pırıl, tertemiz, garsonlar pürdikkat gelenleri karşılar.

Müşteriye karşı bu dikkat ve titizlik, Ali Öztaylan’ın çalışanlarına kazandırdığı bir hususiyettir. Bana da bu dükkanda bir kaç kez tatlı yemek nasip oldu. Sonrasında durağımız Ali Öztaylan’ın eviydi. Yaşlılık günlerinde her zaman sütevinde bulunmak istemiyor, hanesinde misafirlerini ağırlayıp, sohbet ediyordu.

ŞEYHİ EMANET ETTİ

Ali Öztaylan, fıtratı gibi bedenen de incecik bir insandı. Evinde takkesiz dolaşmaz, dışarıya çıktığında da başını bir kasketle örterdi. Ali Öztaylan konuşmaya başladığında zaman durur, tatlı sesiyle evde hakimiyet kurar, dinleyenleri başka bir dünyaya götürürdü. Ziyaretine gittiğimde seksenli yaşların başındaydı ve yaşından hiç umulmayacak çeviklikte hareket edip, kitaplığının en üst raflarından hiçbir yardıma gerek duymaksızın hacimli kitaplarını alıp yerleştirebiliyordu.

Türkiye’de, Anadolu’nun dört bir köşesinde binlerce sufi vardı, ama hemen hiçbirisi Tatlıcı Ali Efendi gibi meşhur olmamıştı. Öztaylan, hiç gözönünde bulunmasa da adı herhangi bir mecliste geçtiğinde, herkeste müthiş bir saygı uyandırırdı. Tatlıcı Ali Efendi’yi bu kadar ayrıcalıklı kılan, hiç şüphesiz “tasavvufi neşvesi” ve ikinci bir örneğini görmediğim “meşrebi”ydi.

Bandırmalı Ali Efendi, gençlik yıllarında Ahıskalı Ali Haydar Efendi’ye intisab etmişti. Fatih-Çarşamba’daki İsmet Efendi Dergâhı’nın şeyhi Ali Haydar Efendi vefat edince ise Mahmut Sami Ramazanoğlu’yla seyr-i sülukuna devam etmişti. Vefat eden şeyhi, bu seçkin müridini Mahmut Sami Efendi’ye emanet etmişti.

Ancak Ali Öztaylan hiç bir zaman bu intisaptan bahsetmez, tarikat, tasavvuf, meşrep reklamı yapmazdı. Sadece evindeki hatlardan, Öztaylan’ı çok uzun yıllardır tanıyan kişilerden bu bağlılığın izlerini bulmanız mümkün olurdu. Öztaylan Nakşibendi’ydi, ama kendisini çok iyi “sır”lamıştı. Yani Melamimeşrep’ti.

İlk gençlik çağlarından itibaren ayağını hiçbir zaman abdestsiz yere basmayan Tatlıcı Ali Efendi, hiçbir sünnet namazını da “riya olur” endişesiyle camide kılmamıştı. Kılı kırk yaran bir dini hayata sahipti, ama bırakın bunun reklamını yapmıyı, ima edilmesine bile şiddetle karşı çıkar, riyanın gizli şirk olduğunu söylerdi.

NEYZEN’İN CENAZE NAMAZINI KILDIRDI

Türkiye’deki kalburüstü bütün muhafazakâr isimleri tanırdı. Süleyman Demirel’den Samiha Ayverdi’ye, İbrahim Bodur’dan Neyzen Tevfik’e kadar her dönem ve meşrepten isimle tanışmış ve büyük bir hüsnü kabule mazhar olmuştu. Anlatılanlara göre Neyzen Tevfik’in cenaze namazını da, vasiyeti üzerine Tatlıcı Ali Efendi kıldırmıştı.

Neyzen Tevfik’i anlatırken, yüzünü sakin ve hüzünlü bir ifade sarardı. Onunla ilk karşılaşması Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde olmuştu. Öztaylan’ın yüzündeki hüzün sadece Neyzen Tevfik’e hasretinden kaynaklanmıyordu. O insanların hata ve kusurlarını görmekten yana değildi: “Her şeyi lâtif görmekte fayda var. Her şeye Muhammedî bir gözle bakacaksın. “Ben ne küfrü teftişe memurum, ne hayrı tespite memurum” diyerek herkese karşı hüsnü zan üzere olmak gerek. Hiç kimse hakkında su-i zanda bulunmamak lâzım. Filanca şahıs şöyle kötü böyle kötü diye konuşmamak lâzım. Ne mâlum beş dakika sonra tüm kötü huylarından kurtulmayacağı?”

Altınoluk dergisinden Necdet Tosun’un naklettiği bu sözler, Tatlıcı Ali Efendi’nin bütün hayat hikayesinin özeti gibi. Hiçbir Müslüman’ın günah işlemekle küfre girmeyeceğini söyleyen Tatlıcı Ali Efendi, bu kaideyi bütün hayatına hakim kılmış bir isimdi. Öztaylan’ın sayesinde Bandırma’da pek çok kişinin içkiden ve fuhuştan kurtulduğu anlatılır.

Tatlıcı Ali Efendi, kapısına gelen sarhoşlara hiçbir şekilde kötü davranmazmış. Bunu sohbetinde, “Zaten Allah’a karşı mahcup olmuş, bir de biz onu niye mahcup edelim, değil mi efendim” sözleriyle anlatırdı. Gece geç saatlerde sütevini kapatan Tatlıcı Ali Efendi evine doğru yürürken önce, çevredeki meyhaneleri kolaçan eder, borçlu kalanin borcunu öder, çok sarhoş olanların ayılmasına yardımcı olur, gerekirse taksiye bindirir, evlilerin eşleriyle kavgalarına engel olmak için de bir paket höşmerim hediye edermiş.

SÜHEYL ÜNVER’İN YAKIN DOSTUYDU

Öztaylan kandil ve Ramazan gibi dini günlerde de Bandırma genelevine gider, o gün saygıdan dolayı müşterisi azalan hayat kadınlarına yemek ikram edermiş. Bu sayede pek çok kadının tevbe ederek pişman olduğu, bir şehir efsanesi olarak halâ daha dilden dile dolaşmaktadır. Ali Öztaylan, yaratılan her varlığı Allah’ın isimlerinin bir tecelligâhı görür ve ona göre muamele ederdi. Sırf bu tecelliyi bütün çarpıcılığıyla izleyebilmek için lalelerin açtığı bir ilkbaharda, günübirlik Hollanda’ya gitmişti. Binbir renk ve coşkusuyla Hollanda’yı süsleyen laleler Ali Öztaylan’ın içinde fırtınalar koparmıştı.

Şevket Demirci, Latif Baltutan ve hiç şüphesiz Selçuk Eraydın ve Süheyl Ünver, Ali Öztaylan’ın en yakın dostları arasındaydı. Öztaylan, Ünver’in evinde yaşadığı bir hatırayı da dinin sosyal hayattaki hassasiyetine örnek olarak vermişti:

“Süheyl Ünver’i öğrencileri ziyarete gelmiş ve ayakkabılarıyla içeriye girmişler. Ünver bu durumdan rahatsız olmuş, ancak misafirlerine ayıp olmasın diye hiçbir şey söylememiş. Gittiklerinde, ‘Ayakkabılarınızı çıkarmayı uygun görür müsünüz demeyi düşündüm’ dediği anda, eşi ‘Süheyl sen nasıl misafirlerin gıybetini edersin’ diyerek fenalaşmıştı.”

Bir kandil gecesi, trafik kazasında vefat eten Selçuk Eraydın’la son karşılaşmalarında, hiç konuşmadan karşı karşıya oturmuşlar ve uzun süre ağlamışlar. Ali Öztaylan, buna o gün bir anlam veremediğini, ama kısa bir süre sonra Eraydın’ın ölüm haberini aldığını ve çok üzüldüğünü anlatmıştı.

Ali Öztaylan, Ali Haydar Efendi’nin şeyhi Bezzaz Ali Efendi’nin Bandırma’daki türbesine sırlandı. Ancak hatıraları, hikayeleri anlatılmaya, yaşamaya devam ediyor. Allah, “himem-i âliyelerini üzerimize sayebân eylesin”.