Ramazan Efendi, Sünbül Efendi ve Merkez Efendi, İstanbul’un en çok ziyaret edilen üç “Efendisi”dir. Üçü de Halveti tarikatının, farklı kollarının kurucuları, içtihat sahibi şeyhleridir. Ramazan Efendi ve Sünbül Efendi dergâhları Koca Mustafa Paşa’da bir kaç yüz metre arayla yer alır.

Merkez Efendi de aslında, bu iki dergâha yürüyüş mesafesindedir ve Mevlana Kapı’nın hemen karşısında, mezarlıkların arasındadır. Özellikle Ramazan ayında, şimdi cami olarak kullanılan üç dergâh da her daim insan seli altındadır. Özellikle de Kadir Gecesi’nde İstanbullular, eski bir geleneğe uyarak her üç camiyi sırasıyla ziyaret eder, buralara isimlerini veren pirlere niyâz eder, dualarının kabul olması için onları vesile kılarlar.

Bu üç güzel ve kadim dergâha bir dördüncüsünü ilave etmek istesem, herhalde Hekimoğlu Ali Paşa’yı tercih ederim. Ramazan Efendi ve Sünbül Efendi camilerinin hemen yakınında yer alan Hekimoğlu Ali Paşa Camii, Koca Mustafa Paşa’ya bir durak mesafede Ese Kapı’dadır. Cerrahpaşa’dan Fındıkzade’ye çıkan Kızıl Elma Caddesi’nde başınızı sola döndürdüğünüzde ulu minarelerini görürsünüz.

Hekimoğlu Ali Paşa, I. Mahmud ve III. Osman dönemlerinden sadrazamlık yapmış bir isimdi. Paşa’yı günümüze taşıyan ne o dönemde yaptığı işler ve fetihler, ne de başarılı sadrazamlığıydı. Hekimoğlu Ali Paşa, adını ölümsüz kılmak için çeşmelerin, tekkenin, sebilin yanı sıra bir cami yaptırmıştı ve bu görkemli eserle bugün adını neredeyse bir semte vermişti.

FELSEFE MEZUNU İMAM

Şimdi yarım asrı geride bırakan bizim kuşağımız için Hekimoğlu Ali Paşa Camii’ni önemli kılan ise, orada görev yapan Hüseyin Kutlu’ydu. Suriçi’ni, Koca Mustafa Paşa’yı gezmeye meraklıysanız Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nin çevredeki diğer camilerden hemen ayrıldığını ilk görüşte farkedersiniz.

Camii, çevresindeki ibadethaneler içinde bakımlılığı, bahçesinin güzelliği, mezar taşlarının derli-toplu duruşuyla hemen dikkatinizi çeker. Sebili, şadırvanı, müştemilatıyla vakur, yaşlı ama dinç bir yaşlıya benzer. Hele ilkbahar sonu, yaz başı camiye uğrarsanız sizi müthiş bir ıhlamur kokusu karşılar. Bunların hepsinde Hüseyin Kutlu adının etkisi çok büyüktür.

Hüseyin Kutlu, 1949’da Konya’da dünyaya gelmiş, İstanbul Üniversitesi’nde Fen-Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’nde öğrenim görmüş ve hasbelkader Hekimoğlu Ali Paşa Camii imamlığına tayin edilmiş bir isimdir.

Ancak Kutlu, sıradan bir cami imamı değildi ve hiç olmamıştı. Hamit Aytaç’tan meşk etmiş, icazet almış Celi Sülüs-Nesih hattatıydı. Önce imam-hatipte aldığı din bilgisi, felsefe öğrenimi hattatlıkla birleşince karşımıza son derece sıradışı ve çalışkan bir imam çıkmıştı. Hekimoğlu Ali Paşa Camii, bu anlamda son derece talihli bir tarihi eserdi.

Hüseyin Kutlu, camiyi adım adım ihya etmişti. O çevrede yaptığım, ancak yayınlamadığım sözlü tarih çalışmalarından biliyorum, cami daha önce bakımsız bir haldeymiş. Kutlu, göreve gelince adım adım çalışmaya başlamış. Bir taraftan caminin içini temizlerken, diğer taraftan gerekli bürokratik işlemleri halledip, çevreyi düzene sokmuş. Cami sebilinin kaybolan demirlerinin fotoğraflarını bulup, birebir aynısını yaptırtarak yerine taktırmış. Türbe ve şadırvanı da büyük bir dikkat ve titizlikle temizleyip, aslına sadık bir şekilde korumuş.

KÜFREVİ DERGÂHI’NIN HALİFESİ

Ben hat meraklısı bir gazeteci olarak Hüseyin Kutlu’yla 1990ların başında tanışmıştım. Bir kaç eserini de alıp, evime asma imkânı bulmuştum. Kutlu’ya sempatiyle bakmamın başkı bir nedeni de Fethullah Gülen’in sohbetlerinde tanıdığımız Alvarlı Efe Hazretleri’nin torunuyla evli olmasıydı.

Halid-i Bağdadi-Seyyid Taha-Muhammed Küfrevi-Alvarlı Efe yolu Hüseyin Kutlu üzerinden devam ediyordu. İntisabım olmamasına rağmen, bir kaç defa caminin hemen yanında yeralan ve Hüseyin Kutlu’nun hat atölyesi olarak kullandığı müştemilâtta “Hatme-i Hacegân”a katılmışlığım vardı.

Kutlu, 1990ların ortalarından itibaren eline geçen imkânları, kalıcı işler yapmak için kullanmıştı. Kısıklı’da Alvarlızade Camii’nin yapılmasına öncülük etti. Kurduğu dernekle, aslına uygun olarak restore ettirttiği Hekimoğlu Ali Paşa Camii Kütüphanesi’nde güzel sanatlar dersleri vermeye başladı ve cami bahçesinde sergiler açtı.

Cami haziresini ve burada yeralan mezar taşlarını ihya etti. Bunun için de, mermer taşların restorasyonunda kullanılan teknikleri öğrenerek, diğer cami hazirelerinde restorasyon adı altında yapılan tahribatı önledi. Taşlar tek tek Arap Sabunu’yla yıkanarak yerlerine monte edildi. Osmanlı dönemindeki tarihi doku olduğu gibi muhafaza edildi.

Ancak her güzel hikaye gibi, bunun da bir sonu vardı. Yaptığı işlerde bu kadar titizlenen Hüseyin Kutlu’nun adı, camiye kalorifer döşenirken büyük bir faciaya karıştı. Çinilere ve tarihi dokuya zarar gelmemesi için zemine kalorifer döşetmek istemişti. Ancak bu yapılırken cami zeminine beton dökülerek, telafisi mümkün olmayan bir işe imza atıldı. Bir müddet sonra da Hüseyin Kutlu, cami imamlığı görevinden alındı. Kutlu da, tayini kabul etmeyerek memurluk görevinden istifa etti ve Çengelköy’e taşındı.

ALVARLI EFE KİTABI

Kutlu, cami kütüphanesinde başlattığı dersleri buraya taşıyacak, hat öğretmeye burada devam edecekti. Bir müddet sonra evini Beykoz’a taşıdı. Yeni mekanı ise kurmuş olduğu derneğe devredilen, Kanlıca’daki bir camiydi. Hüseyin Kutlu’yla yıllar sonra yollarımız bu camide tekrar kesişti.

Timaş Yayınları’nın yayın yönetmeni Emine Eroğlu’nun sayesinde, Alvarlı Efe Hazretleri’yle ilgili hazırlanacak kitap projesine ben de dahil oldum. Hüseyin Kutlu’yla bir nehir söyleşi yaparak, kitabı yayın hazırladım. Kitabın önsözünde de Kutlu için güzel bir yazı kaleme aldım. Farklı bir meşrepten geliyordum, ama hizmetlerini anlatmak için bunu bir fırsat bildim. Hizmet’te öğrendiğimiz bir düsturdu: Kim yaparsa yapsın, iyi yapılan işler meşrep kaygısı gözetilmeden alkışlanmalıydı.

Ben kitabın önsözünü Fethullah Gülen’in yazmasını arzu ediyordum. Öyle ya, benim de aralarında bulunduğum onbinlerce insan, Alvarlı Efe Hazretleri’ni Gülen’in sohbetleriyle tanımıştı. Bu teklifimi Hüseyin Kutlu’ya iletince, beklemediğim bir cevap aldım: Gülen, Alvarlı Efe Hazretleri’yle ilgili ne yapmıştı ki?

Kutlu’nun fıtratını bildiğim için bu konuyu büyütmemeye karar verdim ve kitap benim giriş yazımla yayınlandı. Kutlu, Gülen-Alvarlı Efe ilişkisi üzerinden mümkün mertebe durmamaya, bu ilişkiyi olabildiğince görmezden gelmeye çalışıyordu. Oysa Fethullah Gülen, Kutlu ismini hep sempatiyle anıyor ve bu isme özel bir önem veriyordu. Bunu da Kutlu’ya bir Kur’an-ı Kerim yazdırtarak göstermişti. Kutlu gerçekten de Nesih hattının yaşayan en önemli hattatıydı.

Kaynak Yayınları, Gülen’in tavsiyesiyle Kutlu’ya nefis bir Kur’an-ı Kerim yazdırtmıştı. Yine Kutlu’nun öğrencisi Betül Kırkan da, aynı yayınevine Cevşen hazırlamıştı. Yayıneviyle Kutlu arasında, matbaa konusunda anlaşmazlık çıksa da, sonuçta boy boy Kur’an-ı Kerimler kitapevlerindeki yerlerini almışlardı.

Kitap yayınlandıktan kısa bir süre sonra 17-25 Operasyonları yaşandı. AKP bu olayı bahane ederek, 27 Nisan Muhtırası’ndan sonra planladığı Hizmet’i tasfiye operasyonunun düğmesine basacaktı. Fethullah Gülen ve Hizmet, her taraftan yoğun bir saldırı altındaydı. Gülen itibarsızlaştırılmaya çalışılıyordu.

YAŞAMADIĞI DÖNEMİN TANIĞI

Tam bugünlerde Star’da Elif Çakır, bir yazı kaleme aldı ve Gülen’in Alvarlı Efe Hazretleri’nin torununu, eğitim gördüğü dönemde polise “Atatürk düşmanlığı yapıyor” diye şikayet ettiğini yazdı. Ben de bunun üzerine tweet atarak, olayın böyle olmadığını yazdım. Bu tweetlerim üzerine Elif Çakır, Hüseyin Kutlu’yu aramıştı. Kutlu, kısa bir süre sonra beni arayarak, Çakır’ın yazdıklarının doğru olduğunu savundu. Bunu zaten Erzurum’da herkes biliyordu. Ben Kutlu gibi bir ismin günlük siyasi olaylara karışmasını yadırgamıştım. Kendisine de bunu hissettirdim.

Ancak olay burada bitmedi. Çakır yazısından bir gün sonra, Zaman Alvarlı Efe Hazretleri’nin torununun ailesiyle görüşmüş, eşi ve oğlu çıkan yazıyı net bir dille yalanlamıştı. Ben bunu da twitterda haberleştirdim. Kutlu, bunun üzerine tekrar beni arayarak, bu kavgaya dahil olmak istemediğini belirtmişti. Anlaşıldığı kadarıyla Elif Çakır’ın haber kaynağı Hüseyin Kutlu’dan başkası değildi.

Hüseyin Kutlu, Alvarlı Efe Hazretleri’nin adı ve yolu üzerinde inhisâr kurmak istiyordu. Ancak hemen her sohbetinde Efe Hazretleri’ne atıfta bulunan ve dünya çapında bir şöhrete sahip Fethullah Gülen ismiyle karşılaşıyordu. Bunun için de fırsat buldukça Gülen-Alvarlı Efe ilişkisini yok sayacak ya da yıpratacak bilgilere kaynaklık ediyordu.

Hüseyin Kutlu, Alvarlı Efe Hazretleri’nin hiç görmemiş, ancak oğluyla tanışıp intisap etmiş, sonra da aileye damat olmuştu. Efe Hazretleri’yle ilgili bütün bildiği kendisine anlatılanlardan ibaretti. Buna rağmen bilgiyi tekelleştirmek için müthiş bir çaba sarfediyordu. Bunun da mükafatını, Recep Erdoğan’ın elinden ödül alıp, 21. Yüzyılın Mescid-i Dırarlarına hattatlık yaparak gördü.

Kutlu sanat tarihinde her zaman saygıyla anılacak bir isim olacak, tasavvuf tarihine nasıl gireceğini ise zaman gösterecek.