Erol Özbilgen’in baskısı çoktan tükenmiş bir kitabı vardır: Mağlupların Zaferi. Neredeyse çeyrek asır önce, İnsan Yayınları’nın yayınladığı ve kitle kültürünün de incelendiği Mağlupların Zaferi’nde, bir bölüm de kitaba, Doğu ve Batı kültürlerinin kitaba yüklediği anlama, bu anlamın estetik yansımalarına ayrılmıştır.

Doğu kitap sanatlarında kitap ciltleri, deri oldukça inceltilerek yapılmış, kitaplar raflarda yanyana değil, kenarları dışarıya gelecek şekilde dizilmiştir. Özbilgen bunun nedenlerini uzun uzadıya anlatmıştır. Bu arada güzel bir anektod nakleder: Bazı Osmanlıca kitapların sayfa yanlarında “Ya Kebikeç” yazılmıştır.

Bu yazının ne anlama geldiği bilinmemekle birlikte, çeşitli yorumlar yapılmaktadır. “Ya Kebikeç” kitabı/kitapları en başta kurtlardan koruyacak cinlerin başıdır. Kebikeç, aslında kitabın hadimidir ve “Ya Kebikeç” denilerek bu hadimden medet umulur, yardım istenilir. Eski elyazması kitapların sayfaları ve hat levhaları, yumurta akıyla aherlendiğinden dolayı kurtlar için oldukça caziptir.

CİLTEVİNDE BİR HAZİNE

Yüzyıllar önce kitap tutkunlarının yazdıkları, yazdırdıkları “Ya Kebikeç” yakarışı işe yaradı mı, yaramadı mı, bilmek mümkün değil. Özellikle İstanbul yangınlarında yok olan şahsi kütüphaneleri düşününce bu soruya olumlu cevap verme imkanımız kalmıyor. Ancak, şimdilerde kitap kurtlarının imdadına bir başka Kebikeç, Kebikeç Ciltevi koşuyor.

Cağaloğlu’nda, Diyanet Kitapevi’nin yan sokağında, yorgun bir işhanının üçüncü katında kitapseverlere hizmet ediyor. Eskimiş ciltler yenileniyor, yıpranmış kitaplar tamir ediliyor. İsteyene deri, isteyene bez ciltler hazırlanıp, kitapların ömrü uzatılıyor. Kebikeç’in işlevi tabii ki sadece ciltçilikle sınırlı değil. Bazen cilt için gönderilen, nadir kitaplarla da burada karşılaşma imkanınız oluyor.

Ben size bu sürprizlerden bir tanesinden, Kebikeç’te keşfettiğim Orhan Kemali Ozan’ın İrfan Sızıntıları’ndan bahis açmak istiyorum. Geçen yüzyılda yaşamış, son derece önemli bir mutasavvıfın adını duymuştum, ama kitabını görmek nasip olmamıştı. Ta ki, yağmurlu bir kış gününde, Kebikeç’te rastlayana kadar.

Tasavvuf muhitlerinde Orhan Kemali Baba diye anılan Ozan’ın kitabını, benim için ilginç kılan yazarından daha ziyade, kitabı derleyen Baha Doğramacı’ydı. Doğramacı, o zaman adı Mimar Sinan Üniversitesi olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Geleneksel Sanatlar Bölümü’nde öğretim üyesiydi ve ben bu ismi daha çok hattatlardan duymuştum.

TIP FAKÜLTESİNİ BIRAKTI

Baha Doğramacı, hat sanatçısıydı ve icazetini Hattat Halim’den almış, kalemi kuvvetli bir isimdi. Doğramacı’yla ilgili konuşulan bir başka konu ise, tasavvufla ilgisiydi. Ancak anlatılanlar klasik bir mutasavvıf portresinin ötesinde, farklı anlayışları gösteriyordu. Doğramacı ailesi Kerküklüydü. Kuzeni İhsan Doğramacı, bütün Türkiye’nin bildiği, tanıdığı eski YÖK Başkanı ve Bilkent Üniversitesi’nin kurucusuydu.

Baha Doğramacı, ya da asıl adıyla Mehmet Bahaddin Doğramacı 19 Ocak 1920’de, İstanbul’da dünyaya gelmişti. İlkokulu İstanbul’da bitirdikten sonra, ağabeyinin işi nedeniyle eğitimine Anadolu’nun farklı şehirlerinde devam etmiş, İstanbul Üniversitesi’ni kazanınca doğduğu şehre dönmüştü.

Doğramacı, iki yıl ortak derslere devam etmiş, daha sonra tıp fakültesinin bölüm derslerini almaya başlamıştı. Ancak anatomi dersinde kadavralar üzerine çalışıldığını görünce, tıp fakültesini bırakmış ve edebiyat fakültesine geçmişti. Buradan da başarıyla mezun olup, memuriyete başlamıştı.

Baha Doğramacı, bu yıllarda dönemin önemli mutasavvıflarından Mevlevi Sucu Ali Fani Dede’ye intisap etmişti. Bu bağlılıkta, belki Doğramacı’nın dedesi Konyalı Hacı Tahir Efendi’nin Mesnevihan olmasının rolü olabilir. Sucu Ali Fani Dede’nin bir diğer bağlısı ise, ünlü neyzen Niyazi Sayın’dı. Sayın, Sucu Ali Fani Dede’nin terbiyesinde sekiz sene kalmıştı.

Doğramacı’nın tarikate ne zaman ve nasıl girdiğiyle ilgili detaylara hakim değilim. Baha Doğramacı’nın vefatının hemen ardından, Bugün’ün Pazar ekinde bir yazı kaleme almak için ailesiyle görüşmüştüm. Ancak aile de, bu konuyu hiç açmamayı tercih etmişti. Bu, belki de bütün hayatı boyunca meşrebinin gereği olarak, kendisini çok iyi “sır”lamış olan aile büyüklerine karşı saygının gereğiydi.

Ancak tasavvuf çevrelerinde Sucu Ali Fani Dede’nin vefatından sonra, hilafetin Baha Doğramacı’ya geçtiği anlatılıyordu. Dede her ne kadar Mevlevi olarak anılsa da, aslında Melami’ydi ve Doğramacı da, Hamzavi Melami mürşidiydi. Hamzavi Melamiler kendilerini Hacı Bayram-ı Veli’nin halifesi Hamza Bali’ye nispet ediyorlardı.

AHMET YÜKSEL ÖZEMRE NAKLETTİ

Yine bundan dolayı Osman Kemali Baba’yla tanışmış, dönemin önemli Hamzavi Melami mürşidlerinden Eşref Ede ve Nazif Uncu’yla yolları kesişmiş, ebrucu Mustafa Düzgünman’la arkadaş olmuştu. Dönemin ünlü vaizi Şemsettin Yeşil ve Cerrahi Dergâhı’nın efsanevi şeyhi Muzaffer Ozak da dostları arasında sayılıyordu.

Kendisi de Hamzavi Melami bağlısı Ahmet Yüksel Özemre, Üsküdar’ın Üç Sırlısı kitabında, Baha Doğramacı’dan bahsederek, önemli bir paylaşımda bulunur: “Baha Doğramacı (doğ. 1920), Seyyid Abdülkadir Belhi Hazretleri’nin ihvanından Osman Kemali Efendi’nin (1862-8 Ocak 1954) Eşref Efendi’ye: “Fakir nazarımdan önce göçersem, fakirin ihvanını nazarım yetiştirsin! Eğer nazarım fakirden önce göçerse, nazarımın ihvanını da fakir yetiştireyim!” diye teklifte bulunmuş olduğunu rivayet etmektedir. Eşref Efendi 30 Ocak 1954 tarihinde, yani Osman Kemali Efendi’den yalnızca 22 gün sonra, vefat etmiş olduğundan bu niyet gerçekleşmemiştir.”

Baha Doğramacı, Osman Kemali Baba’nın şiirlerini Aşk Sızıntıları, yazılarını ise İrfan Sızıntıları adıyla derleyerek, yayına hazırlamıştı. İrfan Sızıntıları, Osman Kemali Baba’nın ölümünden neredeyse 35 yıl sonra yayınlanabilmiş ve dağıtıma verilmemiş, Baba’nın sevenleri arasında paylaşılmıştı. Tasavvuf çevreleri kitaptan, ancak sahaflara düşen nüshaları vasıtasıyla haberdar olabilmişlerdi.

Doğramacı, arkasında derinliğine yaşanmış ancak hiç anlatılmamış bir hayat bırakarak 26 Mayıs 2014’te ahiret yurduna gitti. Ebu’l Vefa mahlâsını kullanarak hazırladığı kitaplar, sırlarının belki de tek nişanesi oldu…

(Bu sırlara biraz olsun vakıf olmak istiyorsanız Sedat Anar’ın Osman Kemali Baba şiirlerine yaptığı besteleri dinlemenizi tavsiye ederim. Albüm Kalan Müzik imzasını taşıyor.)