Yaşadığı hayat ve seçtiği yollarla hem milliyetçilik hem İslamcılık konusunda çalışırken ilham kaynağım olmuş biriyle aramdaki bir diyalog:

“Ya hu önceki dönemlerde başka iktidarları eleştirdiğin her türlü kötülüğü bunlar da yapıyorlar. Niye bunları savunuyorsun?”

“Ne yapıyorlar?”

“Yolsuzluk, hukuksuzluk, haksızlık, yalancılık, zalimlik.”

“Kendin söyledin, öncekiler de yapıyorlardı.”

“Ben onları sormuyorum, seni soruyorum, öncekilerin vebalini almak istemiyordun. Bunlarınkini niye alıyorsun?”

“Siyaset insanı kirletir.”

“Siyaset siyasetçiyi kirletir. Sen niye bu kire ortak oluyorsun?”

“Yalan söylüyorlar görmüyor musun?”

“Görüyorum, tabii ki yalan söylüyorlar, ama söyledikleri yalan gönlümü hoş tutuyor.”

Sonra ‘Tamam beni yakaladın. Ama yapabileceğin bir şey yok. Bununla yaşamayı öğreneceksin. Beni böylece kabul edeceksin’ manasına gelen gevrek bir gülüş. Bir yanı suçlu, diğer yanı kuvvetle bastırılmış bir utanç. Fakat bu iki ağır duygu neşeli(ymiş gibi duran) bir gülüş olarak ifade buluyor yüzünde ve sesinde. Şaşkınlığımı ve sessizliğimi fırsat bilerek bir nutuk başlatıyor: “Bak memleket yatırım gördü. Çarşı-pazar canlı. Sözümüz dinleniyor. Başörtülü kızlar-kadınlar istedikleri gibi dolaşıyorlar etrafta. Batı bile bizi kıskanıyor.”

“İyi ama bütün bunlar yalan ve yolsuzluk üzerine kurulu. Böyle bir canlılığın kimseye hayrı olamaz ki.”

“Zaten üç günlük dünya.”

Geldik mi mutlak ve kötücül nihilizme? ‘Benden sonra tufan. Geldik gidiyoruz zaten, neden “iyi” insan olmaya çalışalım ki? Hem iyi ne, kötü ne? Kim biliyor?’

“E ama bir de öte dünya var. Burada bilerek ortak olduğun haksızlıklar öte dünyada sana sorulmayacak mı?”

“Onu o zaman düşünürüz.”

Bu da mutlak dünyevilik. Ne Allah korkusu ne öte dünya inancı var bu cevapta. Tarihsel bir çelişki de barındırıyor: Bu diyalogun öte ucunda duran fail giderek daha dindar bir görünüm arz ediyor. Daha iyi bir insan olduğu, yalana, hırsızlığa, haksızlığa karşı durduğu zamanlarda namazını ihmal ettiği oluyordu. Şimdi artık beş vakit kılıyor elhamdülillah. Yakında Arabistan’a gidip hacı olacak. Daha önceden pek de lüzumlu görmediği, onun yerine yoksul insanları doyurmanın evla olduğunu düşündüğü, borç-harç hacca gidenleri gösteriş yapmakla eleştirdiği bu ibadet artık hayatının tek emeli gibi. Çünkü etrafındaki insanlar ona “hacı” diyecekler. Bu da dünyevileşmenin başka bir formu. Dindarlaşma gibi görünen bu hal aslında sosyal sermayeyi büyütmeye yönelik bir girişim. Din başka nedir ki, diye sorulabilir elbette. Haklı da olur bu soru. Din öte dünyayı değil bu dünyayı düzenleyen bir “kurum”, “söylem”, “gelenek” zira. Ama onu bu dünyayı düzenleyen başka “kurum”, “söylem” ve “gelenek”lerden farklı ve onlara göre ayrıcalıklı kılan şey öte dünya ile bu dünya arasında bir bağ kurma vaadi. Bu diyaloga bakılırsa o vaad artık geçerli değil.

Bütün bu hali İslam’dan söz ederken konuşmamız şu anlama geliyor: Müslümanların önceleri başka dinlerin başına geldiğini söyledikleri şey şimdi onların dininin de başına geldi. Bana sorarsanız başka dinlerin başına gelen şeyin çoktan İslam’ın da başına gelmiş olduğu ortaya çıktı son yıllarda: Nietzsche’nin dediği gibi, tanrı ona tapanlar tarafından katledildi ve yerine mü’minin nefsi yerleştirildi. Meğer bu kıyım o kadar önce yaşanmış ki, mü’minin nefsi bir lideri iktidarda tutmaya yetmedi. O da milliyetçilik kartını çıkarttı cebinden. 12 Eylül icadı bir sentezle Osmanlı mirasının yağmasına davet etti takipçilerini ve ancak bu kadar büyük bir vaadle birkaç senelik daha nefes edinebildi kendine. Bir sonraki vaad kıtlığında nereye el atacağını Allah bilir.

Yukarıda aktardığım diyalog, bu iktidarın tanıdığım en inançlı ve insaflı insanlardan birini getirdiği noktanın tasviri niteliğinde: Alabildiğine nihilist, dünyevi ve bencil bir “dindarlık.” Allah korkusu ve öte dünya inancından eser yok. O anlamda bu dindarlığın odak noktası ne Allah ne de öte dünya. Lidere ve fani dünyaya saplanıp kalmış. Öte yandan ve yine bu sebepten dindarlık söylemini dilinden düşürmeyen liderin ve ekibinin kendilerine destek verenlere ettiği kötülüğün haddi ve hesabı yalnız bu dünyada sorulacak gibi değil. Tabii bunun iki taraflı olduğunu, dindarların öte dünyayı düşünüp dururken bu dünyanın nimetlerine dair bitmek bilmez bir oruç tutmaktan yorulduklarını ve AKP’nin bu yorgunluğun ürünü olduğunu söylemek de mümkün. Hatta  evet, tam olarak böyle. AKP, Türkiyeli dindarların ve İslamcıların dünya orucundan vazgeçip sofraya oturma hallerinin bir ürünü. Sofradaki yiyeceklere dönük iştihanın cehennemi ateşi yalnız bu dünyadan değil öte dünyadan da görülüyor olsa gerek. Sofra başına üşüşmüş olanların ise hem aklı hem basireti çoktan yanmış durumda.

Tüm bu sebeplerden, iktidar bloğunun dışında kalanlar inanç fikriyle başka bir düzeyde ve manada tanışıyor ve yüzleşiyorlar. Ramazan ayı ne zamandır, Yeryüzü İftarlarıyla seküler bir ahlakın sembolik ve siyasal performans zeminine dönüşmüş durumda. Dindarların ve dindarlığın mevcut haline “eyvallah” diyenlerin üşüştükleri gösterişli iftarlar utanç vesilesi olurken, Yeryüzü İftarları daha önce dindarların Ramazan’a atfettiği “kardeşlik” ve “kanaatkarlık” gibi değerlerin cisimleştiği alanlara dönüştü. Beddua etme ayrıcalığı da kalmadı dindarların. Gerekirse hapse girmeyi göze alarak beddua ediyor muhalifler. Daha ileri bile gidiyorlar. Ümit Kıvanç yazmıştı hatırlıyor musunuz?

“Hayalim şudur: Kabul etmediğimiz için bizi ezmek istediğiniz her şey gerçek olsun, Allah öbür dünyaya geçen her kuluna, günahına sevabına göre muamele ediyor olsun. Cennet, ama öncelikle, özellikle cehennem varolsun.” (Cehennem varolsun, başka şey istemiyorum!, 21 Ocak 2015,)

Tuhaf ama muhakkak: Dindarlığın düştüğü hal dindarlara garip bir neşe verirken, kendisine dindar demeyenleri, hatta “Allahsızları” korkutmaktan çok üzüyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin en şedit iktidarına karşı tek başlarına bile olsalar bulundukları her yerde muhalefet etmekten çekinmiyor insanlar. Ama herkes çok üzgün. Anlaşılan Türkiye’nin en Allahsızları bile alnı secdeye değenlerden bu denli katıksız kötülük beklemiyorlardı. Üzgün ve öfkeliler. Cehennemin var olmasını en çok onlar istiyorlar artık, çünkü bunca kötülük karşısında adaletine sığınılacak tek yer önceki dindarların işaret ettikleri cehennem.

Karl Marx’ın ünlü cümlesinin de dahil olduğu paragraf şöyle diyor:

“Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, manevi olanın dışlandığı toplumsal koşulların maneviyatını oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor.”

Olup bitenler karşısında duyulan üzüntü ve edilen kargışın dini bir ton taşıması, bütün bunlara sebep ve yakıt olan dindarlığın (şekli ve içeriği itibariyle) onaylanması anlamına gelmiyor. Kimi İslamcılar, “bu vesile ile sekülerler din öğrendi” diye aslında kendileriyle dalga geçseler de mevzu çok derin. Marx’ın paragrafında söylediklerini, durduğu yerin karşı tarafına geçerek okuyunca bugünün manzarası daha net ortaya çıkıyor: Belki de kötülük karşısında hissedilen üzüntünün, kaygının, endişenin dışavurumundan başka bir şey değildir din. Ve belki de şu günün Türkiye’sinde hapse atılmaya yetecek beddualar, ezilen insanın içli ezgileridir. Belki de, kalpsiz dünyaya sıcaklık bahşetmenin yeni yolu bu dışavurumlardan çıkar. “Manevi olanı” dışlayan ve mü’min’i bu dünyaya hapseden malum dini bertaraf etme girişimi, yani eski dinin dindarına yapılan muhalefet, meydan okuma, haddini bildirme hali yeni bir dil ortaya çıkartır ve o dil olur bundan sonraki din. O yeni dil/din yatıştırır kalp ağrılarımızı. (Bu son cümlelerdeki “din” sözcüğünün, Türkiye’deki mevcut toplumsal ve siyasal iktidarın meşruiyetini dayandırdığı dinin tam karşısında ve onun dünyeviliğinin dışında, hem dünyaya hem hayata başka bir anlam veren, kendini yeniden kurmakta olanın siyasal diline tekabül eden bir metafor olduğunu, Mehdi ya da eski manadaki yeni bir din beklemediğimi söylememe zannediyorum ki hacet yok.)

Erdoğan, 2014 Aralık’ında Diyanet Şurası’nda şunları söylemişti:

“Din sanki devlete tehdit gibi bir algı yarattılar. Biz bunun son bulması için uğraşıyoruz. Kendi elleriyle kendi dinlerini inşa etttiler. Yurttaşlık anlayışıyla yapay bir din oluşturmak istiyorlar. Din ve devlet işlerini ayırarak dine yapılan her saldırıyı meşru gösterdiler. Bu yapay dine inanmak işlerine geliyor.”

Bu cümle, on yıllardır İslamcıların kendini İslamcı olarak tanımlamayan dindarları bile din hakkında kelam etmekten alıkoyan, ne zaman konuşsalar “sen ne bilirsin?” diye tersleyen tekelci söylemlerinin dayandığı son nokta. Erdoğan, yukarıdaki paragrafta gayet farkında olarak yurttaşlıkla tarif etme tekelini ele geçirdiği dini karşı karşıya koyuyor ve dindarlardan bir seçim yapmalarını istiyor: Dininizi, yani beni mi seçeceksiniz, yoksa yurttaşlıktan doğan haklarınızı ve sorumluluklarınızı mı? En başta aktardığım diyalogun ortağı olan dindar da, “yalanlar gönlümü hoş tutuyor” diyerek yurttaş olmaktan vazgeçiyor. Hem yalnızca kendi adına değil, çocukları ve çocuklarının çocukları adına da. Liderin yalnız yalanları değil, eril ve “tamam o iş bende, sıkıntı yok” diyen sesi gönlünü hoş tutuyor. Çünkü nihayet sorumlu bir yurttaş, ahlaklı bir dindar olma yükümlülüklerinden kurtarıyor onu lideri. Bencilliğini özgürleştirip, dünyayı kendi mevcudiyeti etrafında dönüp duran bir ziyafet sofrası gibi gösteren ilüzyona kapılmaya teşvik ediyor. Başka bir dindar erkeğe sormuştum: Tayyip Erdoğan neyi temsil ediyor da bu kadar destekliyorsunuz, diye. O da iktidarın yolsuzluk yaptığını, bazı konularda haksız olduğunu, bol miktarda yalan söylediğini kabul ediyor ama desteklemekten asla vazgeçmeyeceğini söylüyordu. Demişti ki, “Erdoğan hiçbir şeyi temsil etmiyor, Erdoğan benim.” Bu dindar erkeğin bir sarayda oturmadığını, Kasımpaşa’da iş yapan kendi halinde bir esnaf olduğunu da eklemeliyim.

Metafor olarak kullandığım, “ezilen insanın içli ezgisi” manasındaki din, Erdoğan’ın gösterdiği yolda ilerlemeyi kendisine yakıştıramayan, bundan hicap duyan, ne yönde ilerleyeceğini bilmese bile kendisine gösterilen yolda yürümeyi doğru bulmayan, midesi kaldırmayan bir kalabalığın sesi. Liderin takipçilerine vaaz ettiği din hakkında konuşma yetkisi olan tek kişi yine lider. Oysa “ezilen insanın içli ezgisi” olan din her türden sese yalnız açık değil aç da.

Hülasa bundan böyle, kendi içli ezgilerini söylemektense inandıkları dine dair konuşma tekelini lidere teslim edenlerin o din hakkında ahkam kesme hakları kalmadı. Geriye kalan herkes din hakkında akıllarına gelen her şeyi söyleyecek denli özgürleşti o dinden. Demek oluyor ki, eski dinin vardığı berbat yeri tarif ederken bir yandan yeni bir “din” tarif ediyor olacaklar. Hatta başladılar bile buna çoktan.

Bu yeni ezgide, eski dindarların kıssaları yalnızca insanın nasıl yoldan çıktığına, gözden düştüğüne, eşref-i mahlukat derecesini nasıl kolay yitirebildiğine, haysiyetinden vazgeçmenin nelerden vazgeçmek olduğuna dair hisseler dağıtmak üzere anılacak. (Bu da bir nevi kültürel iktidar sayılabilir, sıkıntı yok yani.) Sanıyor musunuz ki bunları mevcut iktidarla işbirliği içindeki feraset sahibi, mazbut hayatlı, pek entelektüel dindarlar görmüyorlar? Hem de nasıl görüyorlar. Gördükleri karşısında korkudan titredikçe liderin ipine yapışıyorlar. Niye vazgeçemedikleri meselesi ayrı bir mevzu.

Kargış değil duayla bitireyim: Allah kimseyi zilletin minnet zannedildiği bir halle imtihan etmesin.

AYŞE ÇAVDAR’IN BU YAZISI ARTI GERÇEK’TEN ALINMIŞTIR