EMİRHAN ŞİMŞEK yazdı…

Onu ilkin taşradan çıkardığı manşetlerle tanıdım. Bolu Kartalkaya’da kayak yaparken oğluyla birlikte kaybolan Amerikalı Yarbay Mike Couillard ile ilgili yaptığı haberler iki üç gün gazetede (Zaman) manşet olmuş ve ilgiyle okunmuştu. Derken bir sabah Kalender Sokak’ta bulunan Cihan Haber Ajansı’nın istihbarat servisinde karşılaştık. İstanbul’a tayin olmuştu ve servisteki ilk günüydü. Bıyıkları, kalın çerçeveli gözlükleri ve İspanyol paça pantolonuyla dikkat çekiyordu. Servisin muzip muhabirlerinden Süleyman Kaya’nın “Bu haşmet de kim ya?” deyişini dün gibi hatırlıyorum. Adı “Haşmet” kaldı. Yıllardır “Haşmet” diye hitap ederiz birbirimize.

Tuncer Çetinkaya’dan bahsediyorum. Şu an Antalya’da, zindanda tutsak gazeteci arkadaşım, kardeşim Tuncer’den… 1995 yılı başıydı tanışmamız. O zaman ajansın ve tabii olarak gazetenin eğitim muhabiriydim. Tuncer’i de eğitim muhabiri olarak yanıma verdiler. Birlikte hem İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nden hem de Ankara’daki bakanlıktan haber çıkarmaya çalışıyorduk. İstanbul’dan telefonla MEB’in altını üstüne getiriyor, Ankara eğitim muhabirlerini atlatan haberler yapıyorduk.

Duygusaldır Tuncer. Küçük yaşta annesi kaybetmiş ve öksüz kalmıştır. Anasız yetişmenin zorluklarını anlatmıştır bana çok defa hüzünlü bir şekilde. Hayatın bütün acımasızlığını, bütün yükünü omuzlarında hissede hissede, tabiri yerindeyse ezile ezile ve tırnaklarıyla kazıyarak kendini yetiştirmiş ve bugünlere gelmiştir Tuncer. Kimsenin adamı, hele hele kimsenin prensi olmamıştır. Tepeden inmemiş, gazeteciliği taşra muhabirliğinden başlayarak iliklerine kadar yaşayarak öğrenmiş alaylı bir gazetecidir. Hayatını sadece mesleğiyle kazanmış dürüst ve gururlu bir Anadolu çocuğudur Tuncer. Sürekli basın kartı sahibidir.

Tuncer haberin kokusunu iyi alırdı. İğneyle kuyu kazardı adeta. Edirnekapı’daki metruk mezarlığı görünce otobüsten inip onlarca fotoğraf çekip heyecanla merkeze nasıl geldiğini ve “Buraya kimler çökecek acaba? Bu olay Susurluk’tan daha büyük bence.” deyişine ve günlerce o mezarlığın kökünü kökenini Anıtlar Kurulu’nda görevli Prof. Dr. Semavi Eyice’ye varıncaya kadar araştırmasına bizzat şahidim.

Tuncer’in esas parladığı ve isim yaptığı dönem 28 Şubat dönemidir. Bu dönemde yazdığı her haber bugün iktidarda olanların ve onların yandaş sözde muhafazakâr basınının can simidi olmuş, argümanlarında hep bu haberlerden istifade etmişleridir. Tuncer o günlerde YÖK hakkında yaptığı haberlerle sık sık ya STV’de ya da Kanal 7’de boy gösteriyordu. Haberleriyle o günün muhalifi siyasal İslamcılara sağlam bir muhalefet zemini oluşturuyordu. O dönem yaşananları En Uzun Şubat isimli kitabında topladı. Dönemin baskı ve zulümlerini anlatan, bizzat gazeteci olarak eğitim camiasında şahit olduğu olaylara yer verdiği bu kitap uzun süre çok satanlar listesinde yer almıştı.

Coşkundu Tuncer. Heyecanlıydı. Mesleğine âşıktı. Heyecanını hiç kaybetmedi. Edirnekapı mezarlığı haberine gösterdiği heyecanla, AA bölge müdürüyken Isparta Komando Alayı haberine gösterdiği heyecan aynıydı.

İnandığı şeyin peşinden sonuna kadar giden bir karaktere sahiptir Tuncer. Eğitim muhabirliğini bırakıp temsilcilik yapmaya başlamasına rağmen uzun yıllar eğitim camiasında adı sitayişle anılmaya devam etti. İlerleyen yaşına rağmen tenise merak salmış ve hatta bu alanda turnuvalarda birinci olacak kadar da kendini geliştirmişti. Bolu’da okumuştu üniversiteyi. Belki de Köroğlu’nun ruhundan bir şeyler kapmıştı Tuncer, gözü karalığını ve inandığı doğrunun peşinde gitmesini ondan almıştı belki de kim bilir…

Gün geldi Tuncer’e yeni kapılar açıldı. Önce Zaman’ın Antalya bölge temsilcisi oldu. Ardından da Anadolu Ajansı’nın Antalya bölge temsilcisi. Antalya’da da başarılı işlere imza attı. AA bölge temsilcisi iken bütün bölgeler arasında en fazla haber üreten bölge haline getirdi Antalya’yı. O günlerde sade bir Antalya milletvekili olan, bugün ise bakanlık koltuğunda oturan Mevlüt Çavuşoğlu’nun haber yaptırmak için Tuncer’in peşinden ‘abi’ diyerek nasıl koştuğuna şahit olanlardanım. O günleri hatırlıyor mudur acaba?

Tuncer mütevazı bir hayat yaşamıştır hep. Eşi çalışmadığı için tek maaşıyla kıt kanaat geçinmeye ve üç kız yavrusunu yetiştirmeye çalışmıştır. Hiçbir lüksü yoktur. Yazdığı kitaplardan elde ettiği gelirle İstanbul’da iki odalı küçücük bir ev alıp orada yaşadı uzun süre.

Ve gün geldi bütün kurumları yavaş yavaş ele geçiren AKP zihniyeti AA’da da operasyonlar yaptı ve kaliteli ne kadar insan varsa birer birer budadı. Bundan nasibini alanlardan biri de Tuncer’di. Tazminatsız bir şekilde işine son verildi. Zor günler yaşadı, uzun süre işsiz kaldı. Sonunda yeniden Zaman grubunun Antalya Bölge Yayın Temsilcisi olarak camiaya döndü.

Haksızlıklar karşısında susan, pısırık bir yapısı yoktu Tuncer’in. Haberleriyle ve attığı ‘tweet’lerle Antalya’daki harami yapıyı rahatsız ediyordu. Onu hapse atılacaklar listesinin başına yazmışlardı. Ve bir gün Aksaray’da köydeki evinde gece polis baskınıyla gözaltına alındı. Apar topar Antalya’ya getirilip tutuklandı. Ailesi bir hafta haber alamadı kendisinden.

Zindan günleri zordu. Kronik böbrek rahatsızlığı vardı. Bel fıtığı vardı. İçerdeyken ameliyat olmak zorunda kaldı. Ameliyattan sonra bir köşeye attılar onu. Soğuk bir ortamda 8 saat beklettiler. Ayılınca da nekahet dönemi falan demeden cezaevi aracıyla zindana geri götürdüler. Bu arada yediği küfrün ve hakaretin bini bir para… Hastalığı zindanın zor şartları altında yaşamasına imkân vermiyordu. Fakat Türkiye’de hukuk yoktu artık. Yazdığı onlarca dilekçeye karşılık bile verilmedi.

Suçsuzdu… Sırf birileri adını listeye yazdı diye yatıyordu içerde. Hâkimler insafa geldiler bir süre sonra ve onunla birlikte bir önceki Antalya temsilcisi Serhat Şeftali’yi serbest bıraktılar. Adliye çıkışı her ikisinin birbirine sarılmış fotosu düştü sosyal medyaya. Ardından da aleyhte bir kampanya başladı. Çok sürmedi özgürlük sevinci. Üçüncü gün yine içeri aldılar iki gazeteciyi. Üç günlük mutluluğu çok gördüler onlara.

Onunla son görüşmemiz Antalya’da, 2016 yazında oldu. Hemen her gün sabah namazı sonrası sahile iner ve çarşaf gibi Akdeniz’in ılık sularında kıyıdan yüzlerce metre açılır, saatlerce yüzerdik. Yüzerken o kadar tatlı sohbet ederdik ki saatlerin nasıl geçtiğini anlamaz ancak güneş tam tepeye çıkınca kıyıya dönerdik. İskele’den Konyaaltı’na kadar yüzüp tekrar geri dönecektik. Nasip olmadı o yaz.

Tuncer Çetinkaya güçlüdür. Ne yaparsanız yapın O’nu doğru bildiği yoldan yıldıramazsınız. “Virdi olmayanın varidatı olmaz” derdi. İnanmış ve kadere razı olmuş gariplerden hakiki bir mümindir Tuncer kardeşim. Şu an 15 aydır zor şartlar altında çile çekiyor içerde… Kızı Rahime Gül babasının yaşadığı zorluklar için sosyal medyadan feryat ediyor ama duyan kim? Kimin umudunda?

Dayan Haşmetim. Devran dönecek elbet. Bu günler geçecek ve biz yine Akdeniz’in ılık sularında saatlerce yüzüp sohbet edeceğiz.