Bundan yıllar yıllar önce Eczacıbaşı Holding’in insan kaynakları müdürü ile röportaj yapıyordum. Şirket bünyesinde ağırlıklı olarak Boğaziçi Üniversitesi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) mezunlarını istihdam ettiğinden bahsediyordu. Benim, “Peki bu iddialı ve kariyer hırsı olan kişileri elde tutmak zor olmuyor mu?” şeklinde bir sorum olmuştu. Cevabı ilginçti: “Evet bu bizim için büyük bir problem. Çok kısa sürede şef ya da müdür olmak istiyorlar. Herkesi müdür yapamayacağımız için uzmanlık sistemini getirdik. Buna göre performansı yüksek olan primlerle birlikte müdüründen fazla maaş alabiliyor. Ancak bu da yeterli olmuyor. Kişisel beklentileri ön plana çıkanlar grubun motivasyonunu bozabiliyor. Bu sebeple Boğaziçi mezunlarını alırken artık grup psikolojisine uygun mu, değil mi anlamaya çalışıyoruz. Aynı çekincelerin Koç ve Sabancı Grubu’nda da olduğunu biliyorum.”

Bir dönemin önemli iş adamlarından Kemal Şahin de benzer bir deneyimini aktarmıştı. Çok büyük hedeflerine ikna oldukları ve yüksek ücretle işe aldıkları bir Boğaziçi mezununun kendilerini nasıl sonu belli olmayan bir maceraya sürüklediğini ve çok ciddi zarar ettirdiğini anlatıyordu.
Türkiye’nin ekol okulları üzerine bir kitabı olan biri olarak bu tespitleri ve deneyimleri önemsiyorum. Ama hiç şüphesiz bu iki örnek üzerinden iki köklü üniversitemizi mahkum etmeye kalkarsam çok büyük bir haksızlık yapmış olurum. Tıpkı dün Boğaziçi Üniversitesi mezunları programında konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı gibi. Erdoğan çok tepki çeken konuşmasında aynen şunları söyledi: “Kabul etmek lazım ki Boğaziçi Üniversitemiz halen ülkemizin en prestijli en önemli yüksek öğretim kurumlarından biridir. Bununla birlikte Boğaziçi Üniversitemizin bizim gönlümüzden geçen konuma ulaşamadığını da belirtmek durumundayım. Bu ülke ve bu milletin değerlerine yaslanamadığı için küresel bir marka haline gelme çabalarında da hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır.”

Şu anda bürokrasinin en tepe noktalarında en önemli banka ve finans kurumlarının başında bu üniversitelerden mezun olan insanların olması tesadüfî değil. Bir isim listesi çıkarsak sayfalar yetmez. Bunun yanında özel sektörde baş döndürücü başarı hikâyelerine konu olan Boğaziçi mezunları biliyoruz. Üniversite yerleştirme sınavında ilk 100’e giren öğrencinin 66’sı, ilk 500’e giren öğrencinin 296’sı Boğaziçi Üniversitesi’ni tercih ediyor. Zannediyorum bu üniversitenin Hukuk ve Tıp Fakültesi olsa belki bu oran yüzde 100’lere yaklaşırdı. Sadece bu rakamlar bile Boğaziçi Üniversitesi’nin Türkiye için ifade ettiği önemi anlamaya yeter.

Erdoğan tabiî ki Boğaziçi Üniversitesi’ni eleştirebilir. Ama bu eleştirinin uluslararası ölçütler üzerinden yapılması beklenir. Ancak alışık olduğumuz üzere tenkit ederken kullandığı malzeme çok sorunlu. Örneğin ‘millî ve manevî değerler’den kastı nedir? Millî ve manevî değerlere yaslanan üniversiteler Boğaziçi’nden daha başarılı örnekler ortaya koyabilmiş midir? Boğaziçi Üniversitesi halen Türkiye’nin en özgürlükçü üniversitelerinin başında geliyor. Akademik düşünceye giydirilmeye çalışan tek tip elbiseye elden geldiğince direniyor. Çok sesliliğini koruma noktasında kararlılığını ortamın namüsaitliğine rağmen sürdürüyor. Gücü özgürlüğünden olsa gerek Boğaziçi’nde sadece öğrenci olmak değil hoca olmak da büyük bir prestij vesilesidir. Erdoğan aslında bu eleştiriyi yaparken nev-i şahsına münhasır bir değerlendirme yapmıyor. Klasik İslamcı anlayışın bir değerlendirmesi bu. Her yeri ele geçirilmesi gereken bir hedef olarak gördükleri için başarıda yanına bile yaklaşamadıkları bir köklü kurumu aşağılama ihtiyacı hissediyor. Rektörünü atadığı diğer üniversiteler gibi olsa bakın aynı şahıs bu üniversiteyi nasıl göklere çıkarıyor. Başarı ölçüsü biat etme ile özdeşleşmiş bir anlayış üniversite koridorlarını ele geçirmiş durumda. AKP’yi desteklemeyen akademisyenler işsiz kalmaya bir KHK kadar yakın.

Ne diyeyim; diren Boğaziçi.