Birkaç ay önce Amerika’daki Türkçe yayın bulunan tek kitabevine yolum düşmüştü. Dipte köşede kalmış rafları kurcalarken bir kitaba uzandım: Nar Çekirdekleri. Çetin Altan kitabının başına şu notu düşmüş: “Bu kitaptaki yazılar 12 Mart 1971 döneminde cezaevlerinde ve basında yazarına kimsenin iş vermediği günlerde yazıldı.” Notu bir işaret saydım, kitabı satın aldım. Sanki hiçbir şey değişmemişti: Yine bir ‘darbe’ dönemindeydik, gazetelerimiz kapatılmıştı, yazı yazacak yer bulamıyorduk. Kitabı karıştırırken bunları ve Çetin Altan’ın o satırları kaleme alışından yaklaşık yarım yüzyıl sonra iki oğlunun hapiste olduğunu düşündüm. Türkiye sürekli aynı sahnenin tekrarlandığı bir kara komediye benziyordu.

Türkiye’nin zihin tarihinde edebiyatçıların sıradışı bir konumu var. Belki ülkede yeterince organik aydın yetişmediği için büyük dönüşümlerde edebiyatçılar hep ön safta yer almış, ses yükseltmişler. Namık Kemal’in Tanzimat’taki benzersiz etkisinden Cumhuriyet’i hazırlayan Halide Edib/Yakup Kadri kuşağına, Sabahattin Ali’nin Markopaşa‘daki keskin muhalefetinden günümüze uzanan bir damardan söz ediyorum. Türkiye’de fikir namusunu pek çok kez edebiyat insanları kurtarmıştır. Ahmet Altan’ın 16 gazeteciyle birlikte yargılandığı darbe davasında yaptığı savunmayı bunun bir uzantısı olarak okudum.

Ahmet Altan’ı yakından tanımam (yalnızca bir kez maça gitmişliğimiz var). Üstelik hiçbir zaman benim romancım olmadı (bunda belki Fethi Naci’nin eleştirilerinin etkisi vardır) ama onu hep iyi bir denemeci olarak gördüm. Karanlıkta Sabah Kuşları‘ndan Kristal Denizaltı‘ya, İçimizde Bir Yer‘den Gece Yarısı Şarkıları‘na satır satır okunmuş denemelerden kimi cümleleri birer dize gibi hatırladığım olur. (“Ey kavmim, sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin…” sözünü ürpertici bir kehanet gibi son birkaç yıldır sıkça anıyorum.) “Karanlıkta Sabah Kuşları” adından öyle etkilenmiştim ki, bir gün Ahmet Altan için aniden kitap imzalamam gerektiğinde sadece şunu yazabilmiştim: “Karanlıkta Sabah Kuşları’na gecikmiş bir teşekkür.” Bazı kitapların gönül borcu hep tazedir.

Ahmet Altan insanı mutlu eden ya da eğiten değil, yazma ateşini tutuşturan denemecilerdendir. Romancı kimliğine gelince, belki tensellikten, bana kimi zaman modernist olmayan bir Lawrence Durrell’ı anımsatmıştır. Ama Ahmet Altan’ı asıl Hemingway’e benzetirim: Aşkı maskülen bir tonda anlatmasıyla, ‘erkekçe’ meraklarıyla (boks, şövalyelik vs.), gazetecilik tutkusuyla, sakalıyla… Hemingway’in bütün bir Amerikan kuşağına ‘erkekçe’ konuşmayı öğrettiği söylenir. Ahmet Altan da yıllardır, masa başında ya da sanık sandalyesinde, çok kişiye ‘erkekçe’ duruşu gösterdi. (Ataerkil bir cinsiyetçiliği değil, toplumdaki ‘erkeklik’ algısını kastediyorum.)

Ahmet Altan toplumun çalkantılı dönemlerinde hep bir işaret taşı oldu: Bir zamanlar askeri vesayet karşısında nasıl dik durduysa sivil diktatörlüğe de eğilmedi, Kürtlerin haklarını nasıl savunduysa dindar mağdurlara da ses oldu. Onurlu duruşunu korumayı cezadan kurtulmaya yeğledi—Sokrates’in verdiği en önemli derstir.

Ahmet Altan’ı dikkatlice izlediyseniz şunu öğrenmişsinizdir: Demokratlık bir bilgi değil, bir terbiyedir.

Son bir yıldır binlerce mazlum hapishanelere atıldı, yuvasından edildi. İnsanların ekmeği elinden alınıyor: Sürekli listeler hazırlanıyor, listeler yayımlanıyor. O listelerin nasıl travmalara yol açtığını, kimde nasıl izler bırakacağını henüz bilmiyoruz. Selim İleri anlatmıştı: Babası 27 Mayıs darbesi döneminde 147’ler listesiyle üniversiteden atıldığında çocuk yaştaymış, yıllar sonra hâlâ rüyasında gazetedeki listede korkuyla babasının adını aradığını görüyormuş. Kimbilir bugün kaç çocuğun iç dünyasında benzer yaralar açılıyor.

Binlerce isimsiz kahraman her şeye rağmen, türlü alçaklık karşısında dimdik duruyor. O sessiz yığınların içinden geçenleri bir edebiyat adamı tane tane anlatmalıydı. Ahmet Altan’ın savunması bu işlevi gördü.

Henüz 2016’nın Temmuz ayı bitmeden “Seksen yaşındaki şairini sorgularda zorlayan bir toplum iflah olur mu?” yazabildiği için ona nasıl içten minnet duyduysam, şimdi de öyle bir gönül borcu hissediyorum.

Ahmet Altan’ın savunmasını okurken Émile Zola’yı hatırlayanlar olmuştur. Fransız romancı, 20. yüzyılın dönemecinde Yahudi bir askerin vatana ihanetten yargılandığı Dreyfus davasında söz almış ve ünlü “Suçluyorum…!” metniyle tarihin akışını değiştirmişti. Otoriterliğin ve gericiliğin amansız düşmanı olan Zola, engizisyonu andıran bir mahkemedeki haksızlığa ses yükseltebilmişti.

Dreyfus davası sahte delillerle paranoyanın birleştiği bir davaydı. “Suçluyorum…!” bildirisi bir yazarın kof milliyetçiliğe ve hamasete karşı bayrak açışıydı. L’Aurore gazetesi o metni birinci sayfasından yayımladı—basın tarihinin en önemli kapak sayfasıdır. Gelgelelim, Türkiye’de Ahmet Altan’ın savunmasını gazetesinin ilk sayfasına koyacak kadar cesur bir yayın yönetmeni çıkmadı.

“Suçluyorum…!” kusursuz bir metin olduğu için değil, tam o sırada söylenmesi gereken olduğu için hiç eskimeyecek. Ahmet Altan’ın savunması da öyle…

Dreyfus davasının nasıl bittiğini biliyoruz (bilmeyenler için: Dreyfus aklandı, ordudaki görevine döndü, onur nişanıyla ödüllendirildi). O dava tarihe şunu öğretmişti: Ülkeyi kurtarma bahanesiyle (yalanıyla) hukuku lime lime edenler aslında ülkeyi parçalamıştır. Ahmet Altan’ın savunması ise aşılmaz sanılan korku duvarının aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. En sağlam görünen kaleler bazen kâğıttan yapılmıştır.

Entelektüelin işlevi krizi evrenselleştirmektir. Zola bunu başarabildiği için bugün Ahmet Altan’ın savunmasını onun metnine benzetiyoruz.

Entelektüelin yükü ağırdır—görevi sadece insanın bilgisini değil, özgürlüğünü de artırmaktır.

Edward Said, nabza göre şerbet vermeyi, konuşulması gereken yerde susmayı, tantanalı döneklik ve günah çıkarma gösterilerini bir entelektüel için affedilmez günahlar olarak sıralamıştı. Entelektüel uğraşın özü iktidarın hoşuna gitmek değil, keyfini kaçırmaktır. Ahmet Altan da tıpkı öteki gazeteciler gibi birilerinin keyfini kaçırmanın bedelini ödüyor.

Siyasi dilin cinayetleri saygın göstermek ve içi boş sözlere doluymuş süsü vermek için icat edildiğini Orwell’den beri biliyoruz. Bu dil halkın beynini uyuşturur, böylece ‘evet-diyici’ler entelektüelin yerini alır. Ahmet Altan’ın savunması o dilin dışına çıktığı, meselenin özünü doğrudan anlattığı için çarpıcıydı. Entelektüel, otoriteye meydan okuduğunda gerçek kimliğini bulur.

Şu yaşanan süreç hakkında çok yazılıp çizilecek. Asıl sebebin ahlâki yozlaşma olduğunu düşünenlerin sayısı az değil. Ben sürecin vicdan çürümüşlüğü kadar entelektüel bir krizden de kaynaklandığı görüşündeyim.

Türkiye entelektüel cesaret bakımdan bir çöle benziyor.

O yüzden Ahmet Altan’ın sesi şu ıssızlıkta bunca yankılanıyor.