Geçmişe, yakın geçmişe meraklıysanız Marmara Kıraathanesi’ni, Küllük’ü, Muzaffer Ozak’ın kitapevini mutlaka duymuşluğunuz vardır. Üçünün de iştigal sahaları farklı olsa da ortak özellikleri, tadına doyulmayan, bitmesi istenmeyen sohbetlerin mekanları olmalarıydı. Marmara Kıraathanesi daha çok Milliyetçi muhafazakâr isimlerin katıldığı sohbetlerle bilinir. Milliyetçi aydınların fikir önderlerinden Erol Güngör-Dündar Taşer-Ziya Nur Aksun’un bilgiyle yüklü sohbetleri üniversite öğrencilerini, öğretim görevlilerini ve geniş bir arkadaş çevresini buraya toplamış, alternatif bir akademi hüviyetine bürünmüştü.

Küllük ise daha ziyade edebiyatçıların, İstanbul Üniversitesi’nden öğretim görevlilerinin katıldığı sohbetlerle biliniyordu. Biraz da mekanın, üniversitenin ana kampüsünün çok yakınında olması burasını popüler kılıyordu. Muzaffer Ozak’ın, Sahhaflar Şeyhi’nin, bağlılarının ifadesiyle “Şeyhi Aziz”leri Muzaffer Efendi’nin kitapçı dükkanı ise ağırlıklı olarak kitapseverlerin ve müritlerinin sohbetleriyle renkleniyordu.

1980lerle birlikte bu mekanların yerini Cumartesi sohbetleriyle, Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı’ndaki Enderun Kitapevi almıştı. Burasının ünü Türkiye sınırlarını aşmış, dünyada Oryantalistlerinin de uğrak yeri olmuştu. Doyumsuz sohbetlere ev sahipliği yapan bu mekanlar, “Gönül ne kahve ister, ne kahvehane/Gönül sohbet ister, kahve bahane” dizelerinin ete kemiğe bürünmüş haliydi.

ECZACIBAŞI’NDA ÇALIŞMAYA BAŞLADI

Yaşım itibariyle Marmara Kıraathanesi ve Küllük’e yetişemedim. Enderun’daki sohbetlerin müdavimlerinden değildim, ama seyrek de olsa bu sohbetleri dinleme şahsına sahip oldum. Ancak bundan daha önemlisi, uzun yıllar Laleli’de bir apartmanın üçüncü katında, bir tezhip atölyesinde benzer bir sohbet halkasının müdavimleri arasına katıldım ve “insan-ı kâmil” Faik Bilgi’yi dinleme bahtiyarlığına kavuştum.

Faik Bilgi, tanıştığımız dönemlerde yaşını başını almış, kemal çağına ermiş birisiydi. İlk karşılaştığınızda size mutlaka saygı duyulması gereken bir insan olduğu izlenimini verirdi. Her zaman şık giyinir, ceketi üzerinden hiç çıkartmaz ve klasik model ayakkabıları her zaman pırıl pırıl cilalı olurdu.

Bilgi, sosyal çevresi itibariyle tam bir “Beyaz Türk”tü. 1935’te Kasımpaşa’da doğmuş büyümüş, gençlik yıllarını Fatih’te yaşamıştı. Kasımpaşa, o tarihlerde sahilindeki tersanelerden dolayı ağırlıklı olarak Denizcilerin yaşadığı bir semtti. Fatih de güngörmüş, devran sürmüş İstanbullu ailelerin semti olarak biliniyordu. Ancak Faik Bilgi’yi asıl şekillendiren üniversite yıllarının hemen akabinde başlayan iş hayatıydı. Önce Cerrahoğlu Denizcilik Şirketi’nde görev almış, kısa bir süre sonra da Eczacıbaşı Topluluğu’na katılmıştı. Burada müstakbel eşiyle tanışmış ve evlilik sonrası Nişantaşı’na yerleşmişti. Bütün bunlara rağmen muhafazakâr-dindar kimliğinden taviz vermemiş, bilâkis bir kimliğiyle çevresinde her daim saygı uyandırmıştı. Tabii bunda hiç şüphesiz Bilgi’deki nezaket ve zerafetin büyük rolü olmuştu.

Faik Bilgi, her şeyden önce insan seven, dost canlısı bir isimdi. Konuşmalarına genellikle soru sorarak başlar, sonrasında nükte ve benzetmelerle devam eder, zarif esprilerle dinleyenleri sıkmadan devam ederdi. Sık sık maziye göndermede bulunsa da, Bilgi asla geçmişe takılıp kalmış bir isim değildi. Yenilikleri, basını, kitapları takip eder, çevresini ihmal etmez, büyük-küçük herkesi dikkatle dinlerdi.

MÜZİKLE KEMALE ERDİ

Sanatla hep içiçe olmuştu. Hatırı sayılır bir hat koleksiyonu yapmıştı. Hattın bence en güzel örnekleri olan karalamalar yani meşkler toplamıştı. Hepsi birbirinden güzel bu meşklerin kıymetini çok iyi bilmiş, evinin dekorasyonunda cömertçe kullanmıştı. Aralarından Osman Hamdi’nin de bulunduğu pek çok ressamın, son derece güzel çalışmalarıyla da yaşadığı mekanı güzelleştirmeyi başarmıştı.

Ancak Faik Bilgi’nin asıl ilgi alanı müzikti ve giyim-kuşama merakı sayesinde, Klasik Türk Müziği’nin en önemli isimlerinden Yesari Asım Arsoy’la tanışması hayatının dönüm noktası olmuştu. Benim hitabımla “Faik Abi”, 1960larda yeni yeni ünlenmeye başlayan Yusuf Kenan’a pantalon, ceket diktirirken, oradaki sohbetlerin müdavimleri arasında katılmıştı. Yusuf Kenan’ın o yıllardaki müşterilerinin büyük çoğunluğunu İstanbul Radyosu’nun sanatçıları oluşturuyordu. Terzihaneye gelenler arasında hiç şüphesiz en önemli isim Yesari Asım Arsoy’du. Arsoy’un sohbeti, titizliği, nezaketi Faik Abi’yi etkilemiş ve tanışıklık, kısa bir süre sonra hayat boyu devam edecek bir dostluğa dönüşmüştü.

Faik Abi’nin, çocukluğunun geçtiği Kasımpaşa’daki mahalle yıllarından itibaren Klasik Türk Musikisi’ne aşinalığı vardı. Televizyonun olmadığı, radyonun oldukça iyi bir repertuvarla yayın yaptığı dönemde evlerde de fasıllar düzenleniyordu. Faik Abi, bu bilgi dağarcığıyla Yesari Asım Arsoy’un anlattıklarını dinlemiş, müzikte müthiş bir birikime sahip olmuştu. Yüzlerce eserin güftesini bilir, en iyi kim tarafından icra edildiğini söylerdi.

Faik Abi’nin mahalleden çocukluk arkadaşı Cinuçen Tanrıkorur’du. Klasik Türk Müziği’nin ünlü yorumcu ve bestekârlarından Necmi Rıza Ahıskan, Nişantaşı’ndan komşusu ve dostuydu. Yine Tekke Müziği’nin önemli isimlerinden Cahit Gözkan’la evlerinde meşkler yapmışlardı. Faik Abi, sık sık “Müzik bilmeseydim, bu dünyadan eksik ayrılırdım” diyen Yesari Asım Arsoy’un bu sözüne atıfta bulunur ve Yahya Kemal’in “Çok insan anlayamaz eski musikimizden/Ve ondan anlayamayan bir şey anlamaz bizden” mısralarını okurdu. Faik Abi için müzik, bilgeliği giden en önemli yollardan bir tanesiydi.

HRANT DİNK İÇİN YÜRÜDÜ

Faik Abi, hiç şüphesiz dindar bir isimdi. Çocuklarını almak için kapısında beklediği Robert Koleji’nde, namaz vaktini kaçırmamak için bekçi kulübesinde namaz kılacak kadar, ibadetlerinde titizdi. Ama bu titizlik Faik Abi’de hiçbir zaman bağnazlığa yol açmamıştı. Bayram Yüksel, Mustafa Sungur, Mehmet Kırkıncı gibi Bediüzzaman Said-i Nursi’nin önemli talebelerini hep saygıyla anardı. Ahmet Kabaklı’dan Nevzat Yalçıntaş’a, Süleyman Yalçın’dan Aydın Bolak’a, Recai Kutan’dan Bülent Arınç’a kadar sağ siyasetin önemli isimleriyle muarefesi olmuştu. Bu tanışıklıkların hiç birisis Faik Abi’nin nezaket ve zerafetini olumsuz anlamda etkilememişti. Bilakis, bir kısmıyla yakın mesai yaptığı bu isimlerin derin saygısını kazanmasına yol açmıştı.

Kasımpaşa’da Rum komşularından aldığı bayram harçlıkları, birbirlerinin kutsal günlerine gösterdikleri saygı, Bulgar gülcüler Faik Abi’nin çocukluğunda derin izler bırakmıştı. Hatıraları arasında 1960lı yılların ünlü kuyumcusu Mösyö Saran’ın özel bir yeri vardı. İstanbul’da gayrı müslimlerle birlikte yaşamanın, ne derece önemli olduğunu anlatırdı.

Faik Bilgi, bilgisini pratiğe dönüştüren, medeni cesareti oldukça yüksek bir kişiydi. Kendisini bir “İstanbul hemşehrisi” diye tanımlardı ve bu duygularla Hrant Dink öldürüldüğünde, ilerlemiş yaşına rağmen cenazesine katılmış, Aksaray’a kadar yürümüştü. Bu uzun yürüyüşün ardından buluştuğumuzda, bu olaydan dolayı ne kadar üzgün olduğunu anlatmış ve Rakel Dink’in konuşmasındaki derinliğe dikkat çekmişti.

İki yıl önce, Ağustos ayında kaybettiğimiz bu güzel insan anılarından bir kısmını “Gözlüklerin Üzerinden-Hatırlamalar” başlığıyla kitaplaştırmıştı. Yazının sonunu isterseniz, Faik Abi’nin çok sevdiği bir Yahya Kemal şiiriyle bitirelim:

“Ömrün şu biten neşvesi tâm olsun erenler
Son meclisi câm üstüne câm olsun erenler
Şükrânla vedâ ettiğimiz cân-ı fenâya
Son pendimiz ah-lâfa devâm olsun erenler

Câizse Harâbât-ı Ilâhî’de de herşey
Yârân yine Rindân-ı Kirâm olsun erenler
Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler.”