Gözlerini açtığında güneş tepeye çoktan ulaşmıştı bile. Jaluziden sızan ışık kalk artık diyordu. Sırt üstü şöyle bir gerindi. Kirli sakallarını kaşıdı. Kafasını kaz tüyü yastığına iyice gömerek akşam yapacakları büyük eylemi düşündü. Öyle ya, artık tak etmişti canlarına. Bu kötü gidişata bir dur demenin vakti gelmemiş miydi? Artık birileri bir şeyler yapmalıydı. Yapacaktı da…

Fotoselli armatürden akan suyu yüzüne çarptı. Led ile aydınlatılmış kristal aynada yüzünü seyrederken “işte bir savaşçı!” diye geçirdi içinden. Göbeğini kaşıyarak Amerikan mutfağa girdi. Kahve makinesinden bir fincan doldurdu. Bayatlamaya yüz tutmuş filtre kahveyi zoraki yudumlarken “yahu şunun yerine taptaze demli bir çay olaydı” diye hayıflandı. Bir de yanında şöyle soğanlı-biberli melemen… Heyhat! Karısının deyimiyle artık bu alaturka ritüeller geride kalmalıydı. Çağdaş ve modern bir aileydi onlar…

Karısı sabah erkenden yeni açılan fitness salonuna gidecekti. “Bikinimin içinde tombul salam gibi görünmek istemiyorum” diyordu. Darmadağın odasında kızını aradı beyhude. Dün akşam “Erkek arkadaşıma doğum günü hediyesi alacağım babiş” diyerek koca bir 200’lük banknotu indirmişti. “Sakın anneme söyleme” dipnotuyla… Daha yaşın kaç? Erkek arkadaş da neyin nesi diyecekti ama kahretsin!

Devletin devasa arpalıklarından birinde kurumsal satış şefi olarak çalışıyordu. Senelik izindeydi. Aylar öncesinden beş yıldızlı otelden satın aldığı Bodrum tatilini sırf bu akşamki eylem için geciktirmişti.

Gucci kotunu giydi… Tommy tişörtünü üzerine geçirdi… Rahat hareket edebilmeliydi bu akşam. Hangi saatini takacağı konusunda biraz kararsız kaldı. Daha hafif olan silikon kayışlı Victorinox’ta karar kıldı. Geçen doğum gününde eşi hediye etmişti. Saatin  borcunu yine de kendisi ödüyordu ya neyse… Tam odadan çıkacaktı ki en önemli iki şeyi unuttuğunu hatırladı: Şapka ve gözlük! Siyah siperli ‘taktik’ Flexfit şapkasını çıkardı gardroptan. Neredeyse elmacık kemiklerini kapatan geniş çerçeveli Prada gözlüğünü komodinin üst çekmecesinde buldu. Artık eylem için hazırdı.

Geox’larını ayağına geçirdi… Son bir kez daha Matraş cüzdanını, Iphone 7’sini, BMW’sinin anahtarını, Marlbora paketi ile Zippo’sunu kontrol etti. Ağır çelik kapıyı çekerek üç tur kilitledi. İdman olsun diye beş katı merdivenden inmeye koyuldu. Zinde olmalıydı akşam…

Posta kutularının önünden geçerken şöyle bir yokladı kendi kutusunu. Bir iki broşür dışında bir şey yoktu. İki-üç kutu yanındaki diğer bir kutu gözüne çarptı. Ağzına kadar doluydu neredeyse. Sanki aylardır kimse uğramamıştı kutuya… Numarasına baktı, 22.

22?.. 22?.. Evet ya iki üstteki komşusu değil miydi? Hani kızı doğduğunda koca bir tam altınla “hayırlı olsun”a gelen… Hani bayramlarda ziyareti sektirmeyen… Hani o geçen Ramazan zorla iftara çağıran… Neydi kuzum o yemeğin adı? Makbule gibi bir şeydi galiba. Gerçi lezzetliydi be… Rahmetli anacığının iç pilavını hatırlatmıştı.

Üstelik aynı kurumda çalışıyorlardı. Gerçi o başka bir binadaydı ama yine de tanıyordu. İkinci KHK ile işten kovulduğunda “Aaa o da mı?” diye dedikodusunu bile yapmışlardı. Hadi ihracı geçtik bir şafak vakti terör polisleri tarafından alındığın da “geçmiş olsun” bile dememişti eşine. Ama haklı sebepleri vardı. Maaşı iyiydi. Neredeyse dokuz yıllık tazminatı birikmişti. Öte yandan yeni değiştirdiği arabanın kredisi vardı. Ya kızının okul taksitleri? Ödenecek kredi kartı borçları da cabası… Allah korusun ya onu da alsalardı? Öyle ya Makbule bile yemişti… Bu düşüncelerle pas geçti 22 nolu kutunun önünden…

Apartman kapısından çıktığında nemli bir Temmuz ikindisi karşıladı. Sıcak-mıcak hiç bir şey döndüremezdi onu eylemden. Kararlı bir şekilde oturdu direksiyona. Kontağı çevirdi. Her iki yanındaki camları açtı. Marlbora’sını yaktı. İkinci vites, üçüncü vites, dördüncü vites derken E5’e inmişti bile…

Okmeydanı sapağında trafiğe saplanınca iyi ki erken çıkmışım diye düşündü. Hayati bir eylem söz konusuydu çünkü. Geç kalması düşünülemezdi bile. Bir sigara daha çıkardı kutudan. Yanan tütünün cızırtısını dinlerken klimayı kapattı. Tam şoför camını açıyordu ki Metrobüs’teki o genç kızla geldi göz göze… Kendi kızından biraz esmerceydi. Burnu neredeyse cama yapışmıştı. Şakaklarından ter boşalmıştı. Elindeki çantasını sımsıkı sarılmış sırtındaki en az üç kişiyle öylece gidiyordu işte. Kızcağız, kısacık rastlaşmada o ve kendisi arasındaki bu adaletsizliği sorgular gibi bakmıştı adeta. Radyoyu açma bahanesiyle gözlerini kaçırdı çabukça…

Ezici bakışların ağırlığını üzerinden atmaya çalışırken hemen solunda beliren bir silüetle irkildi bu kez. Üstü başı kir pas içinde bir erkek çocuğu… Boynunda Türkçe yazılı bir yafta: “Suriyeliyim. Açım”

Of yahu! Bir rahat yoktu. Bir sigara keyfini bile çok görmüşlerdi. Hem eyleme gidiyordu canım. Kafasının sakin olması lazımdı. Avuç açan çocuğa kızgın bakışlarla “Allah versin” diye söylendi. Çocuk anlamış olacaktı ki fazla ısrar etmedi… Yarısına kadar ancak içebildiği sigarayı attı, camı kapattı. Klimayı kökleyerek radyodaki saat başı haberlerine dikkat kesildi.

Yine bir operasyondan bahsediyordu spiker. Mahrem ablalar mı ne? Öyle birşeyler diyordu. Tam da bu sırada Çağlayan Adliyesi’ni gördü uzaktan. Bir-iki hafta önce sabıka kaydı için gelmişti buraya. Radyodaki spiker “mahrem ablalar” diye dursun komşusunun hanımıyla adliyedeki o münasebetsiz karşılaşmayı hatırladı. Nasıl da zayıflamıştı kadıncağız. Hele o gözleri? Belli ki ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Göz göze geldiklerine başını eğip yoluna devam etmişti. Tanımış mıydı kadın onu? Geçmiş olsun demeli miydi? Bir ihtiyacın var mı diye sormalı mıydı? Aman sende! Ne gereği vardı şimdi ateşe elini sokmanın? Zaten eylem koyacaklardı ya! Tüm ezilenler adına hem de…

Zincirlikuyu sapağından geçerken Metrobüs durağındaki insan seliyle ürperdi. Millet tek-tük gelen araçlara boğuşarak binmeye çalışıyordu. Hoş bir kaç maç çıkışı kendi de tatmıştı Metrobüs deneyimini küfür-kafir… Yaz başı gittiği Berlin seyahatini hatırladı. Şehri örümcek ağı gibi kuşatan Berlin metrosuyla İstanbul’dakini kıyasladı. Oysa kıskanıyordu Almanlar bizi! Sinkaflı iki kelime çıktı ağzından. Radyodaki spiker hala mahrem ablalar diyordu…

Neyse ki köprü göründü. Karşı kıyıdaki yeşillikler gitgide daha mı azalıyordu ne? Boğaz havası almak için camları sonuna kadar açtı. Hay açmaz olaydı! Sol şeritteki Porsche Cayenne’in sağ ön koltuğunda oturan türbanlı kızın camdan silkelediği küller uçuştu üzerine. Bir çift laf etmek izin aynı hizaya geldi. Direksiyondaki IŞİD’ci kılıklı adamı farkedince “neyse” diyerek yutkundu. Hem gerek yoktu böyle lüzumsuz bir tartışmaya… Koyacakları eyleme odaklanmalıydı…

Çamlıca’dan geçerken tepede kutu gibi yükselen camiyi gördü. Aklına gayri ihtiyari ayakkabı kutuları geldi niyeyse. Cami – namaz – ayakkabı kutusu üçgeninde bocalarken “Aman canım bana ne? Namaz kılanlar düşünsün” diye kestirip attı. Düşüneceği daha önemli bir iş vardı: Akşamki eylem!

Acıbadem, Nikah Salonu derken kendi mabedi göründü işte. Eylemi burada koyacaklardı. Benzin istasyonundan bir U çekerek E-5 katılımına yakın son binaya kadar ilerledi. Site girişinde bekleyen kirli sakallı bitirim genç “Abi hoşgeldin” diye atladı. Anahtarlarını teslim ettiği gence “maç bitiminden bi’ yarım saat sonra burdayım” dedi. Aslında “eylemden sonra burdayım” demek isterdi ama planı açık edemezdi elbet. Cüzdanından çıkardığı gıcır gıcır 20 lirayı uzattı…

Işıklarda karşıdan karşıya geçmeyi beklerken saatinin fosforlu kadranına baktı. Daha vardı vakit. Eylem mekanını pas geçip hemen bitişikteki iki katlı meyhaneye daldı. Verdiği siparişi beklerken çevresine göz gezdirdi. Herkesin eylemden haberi vardı şüphesiz. Ama sözbirliği etmişçesine ketumdu hepsi. Eyleme dair tek ipucu gözlerdeki anlamlı bakışlardı. Terleyen kalın bardağındaki buz gibi fıçı birasından ilk yudumu alırken gurur duydu kendisiyle.

İkinci bardağı bitmeye yüz tutmuşken şöyle bir dalgalanma oldu içeride. Artık vakit gelmişti.  Omuz omuza girdiler içeriye. Kendi koltuğu şeref tribününün hemen altındaydı. Protokol koltukları net bir şekilde görünüyordu bulunduğu yerden. Hedef şahısın koltuğu henüz boştu. Ama içerideki telaşlı koşuşturmadan geleceğini anladı. Şapkasını ve gözlüğünü bir kez daha kontrol etti. Günler öncesinden hazırdı bu eyleme. Yapacaktı…

Ve maç başladı. Ama hedef şahıs hala yok. Tam da rakip kaleye olan bir atağı izlerken yukarıdaki hareketliliği hissetti. Çaktırmadan baktı. Gelmişti…

Takımı iyi oynuyor. İşte gol! Stad sevinçten yıkılırken yine hedefe baktı. O da alkışlıyordu golü. Ama yüzü tuhaf bir biçimde asık gibiydi. Suni gülümsemesi iç dünyasındaki fırtınaları kapatamıyordu sanki. Hasta mıydı ne? “Hastaysa ne olmuş canım?” dedi kendi kendine. Eylem mutlaka yapılacaktı.

Devre arası… Hedef yerinde yok. İçeriye geçtiler galiba…

İkinci yarı… Evet yine oturdu yerine… Kaç tane koruma var öyle? Ama olsun bu eylemi kimse durduramaz! Peki başkan? Tamam bizim başkan ama kusura bakmasın. Ona rağmen de olsa bu eylem yapılacak!

Maç bitmek üzere…
Elleri terliyor… Heyecanlı… İşte zamanı geldi…
Şapkasını giydi… Gözlüğünü taktı…
Az kaldı…

Oynanmayan süre: 4 dakika!
Kendi sahamızda top çeviriyoruz.
Hedef şahıs az sonra başına geleceklerden habersiz…

Kalan süre: 3 dakika.
Eylem birazdan.
Kalp atışları hızlanıyor.

Kalan süre: 2 dakika.
Protokolde hareketlilik var.
Koruma polisleri pür dikkat.
Yoksa… yoksa… Öğrendiler mi eylemi?

Kalan süre: 1 dakika
Heyecan yapma. Derin nefes al. Başaracaksın…

Hakem düdüğü ağzına götürdü.
İşte son kez çalıyor:
İki kesik bir uzun düdük…

Ve…

Müthiş bir gümbürtü:

“İzmir’in dağlarında çiçekler açar!”

En az 30 bin kişilik koroya o da hançeresini yırtarcasına katılıyor:

“İzmir’in dağlarında çiçekler açar!”

Başkan biraz bozuldu gerçi. Kusura bakma başkan!  Sen başka eylem başka…

“Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa! Adın yazılacak mücevher taşa!”

Bak kalktı gidiyor. Eee biz eylem koyduk mu böyle koyarız efendi!

“Bozulmuş düşmanlar sel gibi kaçar!”

Kaç bakalım. Sen de kaç… Bakalım nereye kadar kaçacaksın? Ulan! Pilot kamera beni mi çekiyor ne? Şapkasının siperini biraz daha indiriyor…

“Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa! Adın yazılacak mücevher taşa!”

Pehh! Mustafa Kemal görseydi gurur duyardı be…

“İzmir’in dağlarında çiçekler açar…”

Neredeyse iki saatlik meşakkatli bir yolculuğun ardından nihayet yeniden evinde. Trafikmiş, çileymiş ne gam! Eylemi koydular ya: “İzmir’in dağlarında çiçekler açar!”

Yorgun ama tatlı bir yorgunluk bu. Zafer yorgunluğu! Ama asansör yine mi bozuk yahu? Aman boşver sağlam koyduk eylemi: “İzmir’in dağlarında çiçekler açar!”

Oh! Bir kuş gibi hafifledi artık. Öyle ya milyonların gözü önünde hesap sormuşlardı:  “İzmir’in dağlarında çiçekler açar!”

Kapıyı bu kez kızı değil karısı açıyor:

– Gördün mü? Nasıl eylem koyduk ama?
– Ne eylemi?
– Aa! Seyretmedin mi maçı?
– Seyrettim ama görmedim eylem meylem.
– Vay ş….sizler. Makaslamışlar demek ki. Bir eylem koyduk sorma. Kaçtı gitti resmen.
– Aferin! Ha bu arada haberin var mı? Site marketinin girişinde bir kıza saldırmışlar. Çanta-cüzdan ne varsa almışlar. Kızcağız hala kendine gelememiş. Hastaneye kaldırmışlar garibimi kan-revan… Kimmiş acaba? Yapanlar da Suriyeliymiş galiba… Marketteki kasiyer anlatmış. Kız 200 lirasını bozdurmuş. Bozdururken gördüler herhalde demiş… Alo! Kime diyorum?

Yahu kadın sırası mı şimdi çantanın-cüzdanın… Kocan aslanlar gibi eylem koymuş sen hala Suriyeli diyorsun, 200 lira diyorsun…

“İzmir’in dağlarında…”

– 200 lira mı? Ulan!..