DR. DENİZ ARAZ

Bilge devlet adamı Winston Churchill eleştiriyi vücutta hissedilen ağrıya benzetir. Eleştiri de bedendeki ağrı gibi dikkatimizi hastalıklı uzuvlara çeker, bu yüzden gereklidir.

Bir süredir Hizmet camiasında “eleştirinin gerekliliği” üzerine tartışılıyor. Türkiye toplumunun kusurlarından olan özeleştiri eksikliğinin dindar kesimde de görüldüğü ve bugün yaşanan acılara eleştirel bakıştan yoksun olmanın yol açtığı yazıldı, çizildi. Özellikle Kıtalararası platformunda yayımlanan yazılarla tartışma harlandı. Bunun son örneği olan sayın Özgür Koca’nın “‘Yadsıyan Akıl’ ve Acı” başlıklı yazısı üzerinden söz konusu metinlerdeki temel bir yaklaşım sorununa işaret etme gereği doğdu.

Yirminci yüzyılın ruhunu en iyi anlayanlardan tarihçi Tony Judt entelektüel uğraşın biraz da muhatabı ayartmak olduğunu söyler, niyetinizi baştan açık ederseniz inandırıcı bir söylem kuramazsınız. Kıtalararası’nda yayımlanan metinler bana Judt’ın gözlemini hatırlattı. Söz konusu yazılar kaba bir tarihsel çerçeve çizdikten sonra son bölümde sözü Fethullah Gülen’e getirip bir Gülen eleştirisine dönüşüyor (ki bunda sakınca yok). Metinlerin kurgulanma biçiminden asıl niyetin Gülen eleştirisi olduğunu anlamak zor değil, öteki savlar daha çok okuru asıl eleştiriye hazırlama işlevi görüyor. Bu yüzden Özgür Koca’nın yazısının sadece son bölümü üzerinde duracağım.

Said postmodern mi?

Ama önce bir yanlışı düzeltmek gerek. Şöyle diyor Koca: “Edward Said’i çok önemli bir düşünür olarak görmekle beraber, o ve onun gibi postmodernizmin tesirinde yazan düşünürlerin en büyük hatalarının Müslümanlara kendi yanlışlarını gizleyecek entelektüel mazeretler vermek olduğunu düşünürüm.” Said’in postmodern olduğunu söylemek için onun yapıtından habersiz olmak gerekir. Anlaşılan, Özgür Koca Edward Said’in Fransız postmodernleri siyaseten pısırık olmakla suçladığını bilmiyor. Kaldı ki Said’in Doğu toplumlarına (sadece Müslümanlara değil) entelektüel mazeretler verdiği savı yeni değil. (Bu konudaki tartışmalar için Alexander Lyon Macfie’nin derlediği Orientalism: A Reader kitabına bakılabilir.) Yazının ilk bölümünde başka sorunlu noktalar da var. Mesela “instrumental rationality” kavramının doğru karşılığı “aletsel akıl” değil “araçsal akıl”dır. Sühreverdi–Said Nursi ilişkisi de açıklanmaya muhtaç ama konumuz bu değil.

Yazıdaki çelişki

Özgür Koca bazı noktalarına benim de katıldığım yazısında özetle gerçekleri yadsımanın İslam dünyasında yol açtığı sorunlara dikkat çekiyor. Farklı topluluklardan (İslamcılar, Nur cemaati…) örneklerle yadsımacılığın tehlikeleri ve zararları üzerinde durduktan sonra Gülen konusuna geçiyor. Yazıdaki çelişki de tam burada ortaya çıkıyor. Aradaki mantık bağını kurmak zor değil: Gülen birçok şey gibi yadsımacılığını da Risale-i Nur camiasından tevarüs etmiştir. Koca, “Nurcular”ı İslam geleneğini yadsımakla ve Said Nursi’yi öncesiz görmekle eleştiriyor. Çelişki şu: Koca’nın bahsettiği yadsımacılık sorununa en ciddi çözümü sunan kişi Fethullah Gülen’dir. Gülen’in önerisiyle Şahdamar Yayınları’nın hazırladığı Risale-i Nur baskıları tam da bu yanlış anlamayı önleme işlevi görmüş, dipnotlar ve açıklamalarla Bediüzzaman’ı İslam tarihindeki yerine oturtmuş ve gelenekle bağını ortaya koymuştu. Dahası Gülen henüz 1970’lerde Risale-i Nur’un sadeleştirilmesi gerektiğini savundu, tepkileri göze alarak kendisi 1990’larda Risalelerden kısa sadeleştirmeler yaptı. Yani Koca’nın dediğinin aksine, Nursi’yi daha ulaşılır bir isim haline getirmeye (demystification) çabaladı.

Benedict Anderson’ın yanılmıyorsam Imagined Communities’de söylediği gibi, dinî cemaatler karizmatik liderin ölümünden sonra bir metin etrafında kenetlenir. Bu yüzden Bediüzzaman’ın öğrencilerinin Risale-i Nur’un sadeleştirilmesini affedilmez bir hata saymaları bir yere kadar anlaşılabilir. Buna rağmen Gülen konuya yadsımacı değil tam aksine rasyonel bir biçimde ve cesurca yaklaşmıştı.

‘Kimlik’ nedir?

Özgür Koca’nın yazısındaki temel açmazlardan biri “kimlik” kavramını yanlış kullanmasından kaynaklanıyor. Koca, “Fethullah Gülen’in kimlik inşa etme metodu önemli miktarda gerçeği yadsımaya dayalı görünüyor,” derken Gülen’in sıkça kullandığı “Anadolu insanı,” “necip millet” gibi tamlamaların gerçeklikten uzak olduğunu öne sürüyor. Başka deyişle, Gülen’in gerçekle bağının koptuğunu söylüyor. Bu tanımların hayalcilik değil yapıcılık olduğunu görmek için şunu unutmamak gerek: Hizmet bugün zulme alkış tutan toplumun insan malzemesinden küresel çapta bir hareketi çıkarmayı başardı. “Anadolu insanı” gibi tanımlamalar cesaretlendirme olduğu kadar yüzlerce ülkede fedakârca okul açmış orta sınıfa bir vefa olarak okunmalı.

Aslında Koca’nın söylediği şu: Gülen bir kimlik inşa ediyor ve bu kimlik politikasıyla kitleleri harekete geçiriyor (sosyal bilimcilerin sevdiği kavramla söylersem “mobilize ediyor”). Kimlik politikası (identity politics) kavramı kısaca şöyle tarif edilebilir: İdeolojik, siyasi veya maddi ilişkilerin aksine, ırk, cinsiyet gibi karakteristik grup özellikleri etrafında bir araya gelme. Dolayısıyla Gülen bir “kimlik politikası” üretmiyor. Aksine, “Anadolu insanı,” bir çatı terim olarak, Türkiye’de hep ayrıştırıcı olagelmiş kimlik politikalarına karşı Gülen’in bir çözüm önerisi diye okunabilir. Üstelik bu yaklaşım yalnız kimlikler değil sınıflar arasındaki duvarları da kaldırmayı öngörüyordu. (Belki Hizmet Hareketi biraz da bunun bedelini ödüyor.)

Yani “Anadolu insanı” tamlaması kitleleri mobilize edecek bir kimlik inşa çabası değil, bütünleştirici bir kavram. Bir sosyal bilimci “kimlik” kavramını kullanırken daha özenli olmalı.

Milliyetçilik mi yurtseverlik mi?

Her toplumsal hareket kendi çağının ürünüdür. Hizmet Hareketi de yerellikten evrenselliğe (iradeyle ya da şartlar gereği) açıldıkça değişti, değişiyor. Erken 90’ların koyu milliyetçisi çizgisi yerini daha evrensel bir söyleme bıraktı. Bu yüzden Hizmet için milliyetçilik (nationalism) ile yurtseverlik (patriotism) ayrımını yapmanın vakti çoktan geldi.

Özgür Koca yazısında Gülen’in “yadsımacılığında” milliyetçiliğin etkisi olduğunu ima ediyor. Ben Gülen’in vatana ilişkin duygularının milliyetçilik değil yurtseverlik diye tanımlanması gerektiği kanısındayım. John Lukacs’ın dediği gibi, tarihi soyut bir kategori olarak görenler milliyetçilerdir (bu yüzden Stalin ve Hitler gibi bazı ‘başarılı’ milliyetçiler aslında önderlik ettikleri milletten değildir), yurtsever ise ülkesi hakkında daha yerli yerinde bir fikre sahiptir.

Bu eleştirinin bir uzantısı olarak Özgür Koca, Gülen’i tarihten hep olumlu örnekleri öne çıkarmakla suçluyor. Şunu unutmamak gerek, burada bir tarihyazımı tartışması yapmıyoruz; örneğin bir Annales Okulu tarihçisinden değil, kendisine bağlı insanları motive eden ve mesleği vaizlik olan bir hareket liderinden söz ediyoruz. Kitleleri teşvik etmek için böyle bir seçim belagatin gereğidir. Fethullah Gülen’i tarihten örnekleri seçerek verdiği için eleştirmek, sohbetlerinde mesela Mehmet Akif’ten şiirler alıntıladığı için eleştirmeye benziyor. Başka bir şairin şiirleri muhtemelen cemaatte aynı heyecanı uyandırmayacaktır. Üstelik Koca, Gülen’in Osmanlı tarihine ilişkin sık tekrarladığı (Lâle Devri’nden İttihatçılara kadar) eleştirileri görmezden gelerek hakikatin üzerine asıl perdeyi kendisi çekiyor.

Yorumlama siyaseti

“Yadsıyan Akıl ve Acı”yı okuyunca doğrusu aklıma şu şiir geldi: “Yadsı / Kaybeder bazı şeyler ansızın önemini / Zorlar özel durumlar susmayı.” Onca acı çekilirken zamanı mı bu tartışmanın ya da eleştiriler 15 Temmuz 2016’dan önce yapılsaydı anlamlı olurdu, diyenler olacaktır. Bu da bizi “yorumlama siyaseti” (politics of interpretation) meselesine getiriyor.

Yorumlama siyaseti (“siyasi yorum”dan farklı olarak) bir dizi siyasi ve toplumsal koşulun bir metne ya da yoruma karmaşık bir biçimde nüfuz etmesi diye tanımlanabilir. Başka deyişle, yazdığınız bağlam ya da zaman dilimi siz hiç fark etmeden yorumunuza sızar.

Hizmet Hareketi ve Gülen, İslam tarihinde belki eşi görülmemiş küresel bir karalama kampanyasına karşı uzun süredir direniyor. Bugün Gülen’i eleştirmek en kolay iş ve yorumlama siyaseti değimiz şey, Gülen’e dair bir söylemin o çerçeve içinden üretilmesine yol açıyor. Bana kalırsa Özgür Koca’nın yazısı –ve Kıtalararası’ndaki öteki yazılar– temelde böyle bir sorun içeriyor.

Tekrar Edward Said’e döneceğim: Rasyonellik-hurafecilik karşıtlığı klasik Oryantalizmin en çok başvurduğu ikiliklerden biriydi. Görebildiğim kadarıyla Kıtalararası’ndaki yazıların sahipleri kendilerini akılcı, eleştirdikleri kişileri ise karşıt bir çizgide konumlandırıyorlar. Bir İslam âlimini gerçekle bağını koparmış, rüyalardan medet uman bir mistik gibi sunmakta Oryantalist bir ötekileştirme, hatta kibir yok mu?

Kısacası, İslam tarihinin üç temel sorununu (fakirlik, cehalet, ayrışma) yadsımak şöyle dursun, ilk kez sistemli bir şekilde bu sorunlara çözüm üretmeye çalışmış, hatasıyla sevabıyla Türkiye gerçeklerine göre şekillenmiş bir hareketi ve liderini yadsımacılıkla suçlamak haksızlık. Gerçek yadsıma, ağaca bakarken ormanı görmezden gelmektir.