Reklam

A. YAVUZ ALTUN Yazdı…

Zaman Gazetesi’nin Yorum sayfalarının editörü olduğum dönemde bir telefon bağlamışlardı santralden. Bir gazete okuru, Mümtaz’er Türköne’yle ilgili merak ettiği bir şeyi soracakmış. Yaşlı bir amcaydı. Heyecanla şunu soruyordu: “Bu Mümtaz’er Türköne’nin ismindeki ‘er’ kısmını yazarken ayırıyorsunuz ya, acaba nüfus cüzdanında da öyle midir?”

Okurlarımızın böyle meraklara sahip olabildiği bir dönemdi. Ülkede yine her şey güllük gülistanlık değildi ancak hava bu kadar kararmamıştı. Şimdi olduğu gibi okurların, “Acaba falanca yazar hapishanede ne âlemdedir? Sağlığı sıhhati iyi midir?” diye iç geçirdiği bir zamanda değildik.

En azından bizim mahallede. Ergenekon soruşturmasından hapse giren gazeteci yazarlar vardı. O aralık hatırlıyorum Levent Kırca bir skeç hazırlamıştı. Olacak O Kadar eskisi kadar güldürmüyordu, zira ‘mesaj’ kısımlarına ağırlık veriliyordu skeçlerin. İşte bu hatırıma gelen skeçte de bir aile, çocuklarının iyi eğitim alması için yola çıkıyordu ancak bu macera Silivri Hapishanesi’nde son buluyordu. Baba oğluna, “Bak evladım ülkenin en iyi profesörleri, yazarları artık burada. Eğer hapse girer de onlarla aynı yere düşersen, çok iyi bir eğitimle buradan çıkarsın” diye öğüt veriyordu.

Burası Türkiye. Burada en zayıf şakalar bile gerçeğe dönüşebilir. Şafak Pavey’in geçenlerde The New York Times için yazdığı makalede vardı. Silivri’ye bir ziyaretinde duymuş o da. Mahkûmlardan birisi bir kitap istediğinde gardiyan şöyle demiş: “Kitap elimizde yok ama eğer ilgilenirsen yazarı burada.”

Hâlâ aklım almıyor, düşündükçe daha da tuhaf geliyor. Bir toplum, onun önde gelenleri, yıllarını kitaplara vermiş, gelecek nesillere büyük bir miras bırakma imkânı olan düşünürlerini, âlimlerini nasıl bu kadar âtıl hâle getirir? Hani kafasından hoşlanmadığı sesler geldiği için kafasını duvara vura vura kendini öldüren akıl hastaları vardır ya… Ona benzemiyor mu sizce de bu durum? Kendine yabancılaşmış bir iktidarın psikolojik sanrıları, 80 milyonluk bir bedeni ölüme götürüyor. Kafasını vura vura…

Mümtaz’er Türköne ‘o seslerden’ biri. Rahatsız edici. Asker ailesinde büyüyüp, Ülkücü camianın içinde yetişip 1990’larda Tansu Çiller’e siyasî danışmanlık yaptı. Bu yönüyle ilginç bir profile sahip Mümtaz’er Hoca. Böyle bir hayata sahip olup ‘devletçiliği’ sorgulayabilmek, Ergenekon ve Balyoz sürecinde askerin rolüyle ilgili cesur fikirler ortaya koymak, “Osmanlı olsaydı, Abdullah Öcalan’a paşalık verir, isyanı bastırırdı” diyebilmek, sağcılar sola reaksiyon göstermekten öte bir varlık gösteremedi ‘çuvaldızını’ batırmak kolay değil. Tayyip Erdoğan’la yakınlığı var. 2011 seçimlerinde AKP’nin kapısından döndü. Hatırlıyorum, veda etmişti gelmişti gazeteye. Ama kafası hâlâ çok net değildi. Çekiniyordu besbelli. Sonra ani bir kararla vazgeçti. Bir sene sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün atadığı yerden istifa edecekti.

Tanıyabildiğim kadarıyla yalnızlığını seven biri zaten Mümtaz’er Hoca. 9 Temmuz 2012’de t24.com.tr sitesine verdiği röportajın başlığı “Beni seven kimse yok, sevgisiz kaldım” olsa da, bu sözlerde ona mahsus çocuksu bir hinlik vardı. Röportajda ‘dindar nesil’ projesine giydiriyor, İmam Hatiplerin miadını doldurduğunu savunuyordu. Aykırıydı yine. Ve aykırılığın yalnızlık getireceğinin bilincindeydi. Bazen sırf ‘aykırı’ olmak için kalemini bilediği de olmuyor değildi.

Türkiye akademisinde az sayıdaki insanda gördüğüm bir ‘orijinallik’ arayışı var Türköne’nin. Günlük hâline de yansıyan bir durum bu. Gazete toplantılarında hep dikkatimi çekerdi. Sessizce tartışmayı seyreder, bazen başka şeylerle uğraşır sonunda mutlaka söyleyeceği orijinal bir tespit vardır, onu paylaşırdı. Ara sıra denk getirebildiğim ayaküstü sohbetlerde, çocuklarından bahsederken bile farklı bir bakış açısı göstermeye gayretliydi. Akademik hayatında da buna dikkat ediyor. Nitekim kanımca Hoca’nın magnum opusu sayılabilecek İslamcılığın Doğuşu isimli çalışması, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e tevarüs eden ‘siyasal elitin’ akıl hocalığını yapmış Namık Kemal’i, aynı zamanda İslamcılığın da ‘atası’ mevkiine koyarak, Türkiye fikir tarihi açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir sorunsalı ortaya atar. Ancak Namık Kemal’in pragmatik bir siyaset yazarı olarak İslam’ı mecburiyetten kullandığını da ekler. Muhatabı Müslümanlar olduğu için İslam içinden konuşmak durumundadır. Gene de bu ‘pragmatik’ yaklaşımın izlerini bugünkü İslamcılarda da görmek mümkündür.

Zaten Hoca’nın AKP cenahında fiilen yok sayılmaya başlanması da, 17 ve 25 Aralık 2013’teki rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarından sonra değil, ondan birkaç sene önce Zaman Yorum’daki İslamcılık tartışmalarıyla oldu. İslamcılığın Doğuşu’nun yazarı, bu kez “İslamcılık öldü” diyordu. Çıtayı en yükseğe koyup muhataplarını kızdırması ve ardından onlara tane tane gerekçelerini anlatması, Mümtaz’er Hoca’nın yazı üslubunun kilit taşı malum. Yine öyle yapmıştı. Ali Bulaç’ı yazılarıyla tahrik etmekten muhtemelen hoşlanıyordu. Ancak tartışmadan Mümtaz’er Hoca haklı çıktı: İslamcılık gerçekten de öldü, bugün onları hapse atan şey Erdoğanizm. İslamcılar da mezesi…

17 Aralık’tan sonra defalarca AKP iktidarının sonuna geldiğini yazdı Mümtaz’er Hoca. Tahrik ediyordu yine birilerini ama bu kez yalnız değildi. Aslına bakarsanız orijinal bir tespit de yapmıyordu. Malum olanı ilan etmişti. Tarihler verdi. Muhtemelen baktığı pencereden son, ‘mukadder ve yakın’ görünüyordu ancak Yeşilçam filmlerinde bir türlü can vermeyen, ölmeden evvel uzun uzun kıvranarak ‘iyileri’ rahat bırakmayan ‘kötüler’ gibiydi bizim hikâyemiz. Kulağıma çalındı, şimdi ‘içerideyken’ de sesini duyurabildiklerine “Az kaldı, az…” diyormuş. Yüzüne yayılan bir gülümsemeyle mutlaka.

İlber Ortaylı’nın “Osmanlı’nın en uzun yüzyılı” dediği 19. yüzyılını iyi biliyor Hoca. O ‘objektif’ zamanın, yaşayanlar için nasıl da ‘subjektif’ bir şekilde genişlediğinin farkında. 12 Eylül zindanlarında 2 yıl yatan için Silivri, bütün kötü muamelelere rağmen, kolay gelir. Elden yazmak ve üzülmekten başka bir şey gelmiyor. Ne diyeyim Hocam… “Az kaldı, az…”