Türkiye’de adettendir, “Kel ölür sırma saçlı, kör ölür badem gözlü” olur. Yaşarken demediğimizi bırakmadığımız isimlerin ardından, faziletlerini sayar, dökeriz. “Farklı geleneklerden de gelsek, ortalama Türkiye insanı için genel kural budur”, desem çok fazla itiraz eden çıkmayacaktır, diye düşünüyorum.

Her kural gibi, elbette bunun da istisnası vardır. Bu durum daha çok akademik camiada, çalışmaları itiraz kabul etmeyecek isimler için hazırlanan kitaplarda karşımıza çıkar. Çeşitli isimler, onore etmek için makaleler kaleme alır, bir kitapta toplarlar. Bu kitaplara literatürde “Armağan” adı verilir. Halil İnalcık, İnci Enginün, Nurhan Atasoy, Cengiz Bektaş armağanları bu türün aklıma ilk gelen örnekleridir.

Bu davranışın çok daha zarifini Nobel adayları belirlenirken görürüz. Akıl Oyunları filminin unutulmaz sahnelerinden birisi de Russel Crowe’un canlandırdığı John Nash’a meslektaşlarının yaptıkları jesttir. Nobel Komitesi’nde gelenlerle görüştüğü masaya, Nash’ın adaylığını tasvip ettiklerini göstermek için meslektaşları kalemlerini bırakırlar.

Zaman zaman aklıma gelir, içinde yetiştiğim camiada böyle bir gelenek olsaydı kimin masasına kalem bırakmak isterdim? Farklı özellikleriyle öne çıkan epey bir isim olduğunu farkettim. Samimiyeti ve heyecanıyla Ahmet Böken, soğukkanlılığı ve birikimiyle Abdülhamit Bilici, yeteneği, mesleki tutkusu ve zerafetiyle Fevzi Yazıcı, Ekrem Dumanlı ve Erhan Başyurt’la birlikte ilk aklıma gelenler oldu. Ben de, bu hafta her biri bir diğerinden kıymetli bu isimlerden bir tanesini, Erhan Başyurt’u anlatmak istedim.

ZAMAN’IN BOĞAZİÇİLİ GRUBUNDANDI

Erhan Başyurt adını, çıktığı günden yani 3 Kasım 1987’den itibaren takip ettiğim Zaman’dan tanıyordum. Başyurt, Boğaziçi Üniversitesi’nden gazeteciliğe meraklı gençlerden oluşan bir ekibin parçası olarak Zaman’da çalışmaya başlamıştı. Zaman’ın bitmez tükenmez, “özel haber” eksikliğini gidermek ve gazeteye canlılık getirmek için yönetim çareyi iyi yetişmiş isimleri gazeteci yapmakta bulmuştu. Bu isimlerden hatırımda Başyurt dışında, Bülent Keneş, Abdülhamit Bilici ve Ali Halit Aslan kalmıştı.

Ben 1994 Temmuz’unda Aksiyon’da çalışmaya başladığımda, Erhan Başyurt gazetenin prensleri arasında gösteriliyordu. Yabancı dil bilen, master yapan ve konularına hakim bir isim, diye anlatılıyordu. Kısa bir süre sonra Başyurt, Bilici’yle birlikte Aksiyon’a geçti. Derginin dış haberlerini iki isim hazırlayacaklar, önemli konuları kapağa taşıyacaklardı. Aksiyon, her iki isme de ciddi ümit bağlamıştı.

Aksiyon’un hararetli haber toplantılarında Erhan Başyurt, konularına hakimiyeti ve serin kanlılığıyla dikkat çeker, itiraz edeceği zaman “Üstad” diye söze başlardı. Başyurt’la Aksiyon’daki farklı kulvarlarda da olsa beraberliğimiz iki yıl sürdü. 1996’da Aksiyon’un kültür-sanat sayfalarını yapan Rasih Yılmaz’la birlikte ben, Zaman’ın haber merkezine geçtim.

Bu ayrılıktan kısa bir süre sonra Erhan Başyurt, Kahire’ye Zaman’ın temsilcisi olarak gitmişti. Orada bir buçuk yıl kaldıktan sonra, Türkiye’ye döndü. Zaman, 1998’in başından itibaren mali darboğaza girmiş, bunun üzerine Sabancı Grubu’ndan Mehmet Tutal gazeteye transfer edilmişti. Tutal, gazetenin hiçbir dengesini gözetmeden ödemeleri geciktirerek sıkışıklıktan çıkılacağını düşünüyordu. Bu kapsamda Kahire bürosuna yapılan ödemeleri durdurmuş, Başyurt’ta bunun üzerine Türkiye’ye dönmüştü.

RESİM ALTLARINA KADAR İNCELERDİ

Bence daha sonra uzun yıllar idareci olarak karşımıza çıkan Erhan Başyurt’un en önemli özelliği burada karşımıza çıkmıştı: Hızlı karar alabilen ve bu kararların arkasında durabilen bir isimdi. Büronun ödemeleri için Tutal’la görüşmüş, ancak işin sürüncemede kalacağını farkedince, büroyu kapatmış ve Türkiye’nin yolunu tutmuştu.

Başyurt tekrar Aksiyon’a dönmüş ve haber müdürü olmuştu. Artık 28 Şubat Dönemi’nin can yakan günlerinde derginin en önemli postlarından birindeydi ve sorumluluğu bir hayli fazlaydı. Ben o sırada Aktüel’e geçmiş, çok sevdiğim dergiciliğe sektörün lider dergisinde devam etme imkanı bulmuştum.

Erhan Başyurt, daha sonra kariyerine hep Feza Gazetecilik Grubu içinde devam etti. Hatırladığım kadarıyla bir müddet Cihan Haber Ajansı’nın genel müdürlüğünü yapmıştı. Akın İpek’in Tercüman’ı almasından sonra Bülent Keneş’le birlikte, gazeteye geçenlerden birisi de Başyurt’tu.

Daha sonra Bugün adını alacak Tercüman, Hizmet Hareketi’yle bağlantılı gazetelerde çalışanlar için oldukça farklı bir mecraydı. Bu isimler ilk defa farklı dünya görüşüne, ideolojisine sahip, pek çoğu Babıali tozu yutmuş gazetecilerle aynı işyerinde mesai yapacaklardı. Gazetenin teknik altyapısı Zaman’la kıyaslandığında oldukça zayıf ve sorunluydu. En başta da matbaası yoktu ve “hat” kaçırmamak için zamanla yarışmaları gerekiyordu.

Matbaası olmayan bir gazete, niye alınır akıl sır erdiremesem de Bugün’ün gazetecilik yapma çabasını dikkatlice takip ediyordum. İpek gazeteyi aldıktan bir müddet sonra Ergenekon Operasyonları başlamıştı. Bu arada Kanaltürk de satın alınmış, İpek Medya Grubu kurulmuştu. Bugün, Ergenekon Operasyonları’nın oluşturduğu dalgayı iyi yakalamış ve bunu haberciliğe dönüştürme başarısı göstermiş bir yayın organıydı.

Gazetede bir dizi yayın yönetmeni değişikliğinden sonra, bu makama Erhan Başyurt gelmişti. Başyurt, “patronlu gazete” gerçeğini hızla kavramıştı. Hem haber atlamadan gazete yapmaya çalışıyor hem de gazetenin bütçe denkliği başta olmak üzere, pek çok konuyla uğraşıyordu. Gazetede Hizmet’ten gelenler olduğu gibi, soldan ve sağdan farklı ideoloji ve fraksiyonlardan isimlerle bir ahenk oluşturmaya çabalıyordu.

900 MİLYON DOLARLIK BİR GRUP

Beklentileri, insan ilişkileri, hayata bakışları hatta mesai ve gazete anlayışları tamamiyle farklı isimleri ortak bir mecrada buluşturmak ve hepsini idare etmek oldukça güçtü. Erhan Başyurt, bu güçlüğün üstesinden gelmeyi bilmişti. Akın İpek’in hassasiyetlerini, çalışma tarzını kavramış ve bu kurallar içinde azami derecede gazetecilik yapmaya çabalamıştı. Özellikle Hizmet’ten arkadaşlar çok rahatsız olsalar da, gazetenin bütün sayfalarını dikkat ve titizlikle kontrol eder, resim altlarına kadar okur ve kırıcı olmayı göze alarak, müdahale ederdi.

Sorumluluk Erhan Başyurt’taydı ve Zaman’dan gazeteye geçen arkadaşlar rahatsız olsalar da sonuna kadar haklıydı. Başyurt’un önceliklerinin başında reklam geliyordu. Türkiye’de kâr eden gazete çok azdı. Başyurt öncelikle zararı minimize edecek yollara başvuruyor, mesaisinin önemli bir bölümünü reklamcılarla geçiriyordu. Bu titizliğin karşılığını da bir müddet sonra almayı başardı. Bugün’ün de içinde bulunduğu İpek Medya Grubu, Hizmet’e yönelik baskılar başlamadan önce dokuz yüz milyon dolarlık bir değere ulaşmıştı ve hiç şüphesiz bu başarıda emeği olanların en başında Erhan Başyurt geliyordu.

1970 doğumlu Başyurt, çok genç yaşlarda gazeteciliğin farklı mevkilerinde bulundu. Hepsinden de yüzünün akıyla çıktı ve en sonunda genel yayın yönetmenliği koltuğuna oturdu. Bu arada yaptığı yanlışlar yok mudur? Ya da 2010’dan itibaren birlikte çalıştığımız dönemde, katılmadığım kararları olmuş mudur? Tabii ki vardır, ancak bunlar istisnadır.

Sıkı ücret politikasını bütçe denkliği için, tavizsiz bir biçimde uygulamış, zaman zaman kişileri incitse de gazetenin kendi iç dengelerini hesap ederek kararlar vermiş, matbaaya yetiştirmek için son sürat çalışılırken sayfa yıkmaktan hiç kaçınmamıştır. Bunlar Başyurt’un artılarının yanında epey küçük ayrıntılardır.

Erhan Başyurt piyasaya gazete yaptığını hiç unutmamış, ama içinden yetiştiği Hizmet’in hassasiyetlerini de hiçbir zaman gözardı etmemiştir. Yayın politikasını belirlerken, istişareyi en geniş çerçevede tutmuş, hata yapmamak için azami gayret sarf etmiş, işini yapmayan kim olursa olsun, gözünün yaşına bakmamıştır.

Şimdi yurtdışında, emeğiyle ayakta duran ve her türlü menfaati reddeden Başyurt, Allah izin verirse gelecek günlerde çok daha önemli işlere, başarıyla imza atacaktır. Unutmayın, yaşadığımız güzel günler gelecekte göreceklerimizin dibacesidir…