Cennet vatanımızın üç tarafı denizler, dört tarafı savaşlarla çevrilmiş, misak-ı milli sınırları da fokur fokur kaynarken en çok yitirdiğimiz şey, ne Dolar karşısında Türk Lirası’nın değeri ne de AB’ye giriş ümitlerimiz. Biz maalesef daha fazlasını ve en temelini, birbirimizi kaybettik. Birbirimizin hikâyesini dinlemeyi, acısına ve sevincine ortak olabilmeyi…

Ama şükür ki sanat böyle zor zamanların “kahramanı” ve şükür ki bütün olumsuzluklara rağmen iğneyle kuyu kazar gibi sabır ve inançla birbirimiz arasındaki yıkılan köprüleri onarmaya gönüllü insanlar var; üstelik hem ülkemizde hem de dünyada. Mesela “Suriyeli Bir Aşk Hikâyesi”nin yönetmeni Sean McAllister ve “Bağlar”ın yönetmenleri Melis Birder ile Berke Baş.

Bu yönetmenlerin ortak yönü, objektiflerin sadece bomba, patlama, kan ve vahşet gösterdiği coğrafyalardan insan hikayeleri devşirmeleri. Ancak elbette bu hiç kolay değil; insanların can derdiyle kaçmaya niyetlendiği yerlere gönüllü gitmek, hem insanlar hem yönetim açısından ‘şüpheli’ yani 1-0 geride başlamak demek.

Neye niyet neye kısmet!

Yönetmen Sean McAllister (solda) ve Amir

Belgesel demek biraz da kaderde olana razı gelmek anlamı taşıyor aslında. Yönetmenlerimizin çekim süreci de bunu doğruluyor. İlk kez 2011’de Suriye devletinin “Suriye’nin Batılı yüzü” konseptli bir basın gezisiyle Suriye’ye giden Sean Mc Allister, bu makyajlı yüzün günlük halini de merak etmiş. Siyasi hükümlülerin yakınlarıyla görüşmek isteyince de Amir ile tanışmış. Eski bir Filistinli savaşçı olan Amir’in eşi Raghda, o sırada rejim karşıtı bir kitap yazdığı için hapiste. Amir de çocuklarıyla beraber eşinin özgürlüğü için uğraşmakta. Bir süre sonra Raghda, Batı’nın diplomatik baskılarıyla serbest kalıyor ama hikâye burada bitmiyor. Zira muhaliflerin direnişi ve giderek iç savaşa dönen atmosfer, hikâyeyi bambaşka bir yola sürüklüyor. Ailenin, Suriye’den Lübnan’a, oradan Fransa’ya ve Raghda’nın Türkiye’ye uzanan hikâyesi, filmin de serüveni.

Bağlar Belediyesi Basketbol Takımı ile takımın koçu Gökhan Yıldırım’ın hikâyesini internette görüp yollara düşen Melis Birder ve Berke Baş’ın tecrübeleri de bu yönde. “Hem taş hem basket atan bir oyuncu vardır,” diye düşünerek yola çıkmışlar aslında ama sonuçta gördükleri, hani hep dediğimiz gibi, akranlarından farklı bir hayat talebi olmayan gençler. Her genç gibi âşık olmak isteyen, hayaller kuran, huzur içinde yaşamak isteyen… Ancak bu Bağlarlı gençler için kolay olmuyor; siyaseti onlar bıraksa siyaset onları bırakmıyor. Bir Ege takımıyla maç yaparken, Roboski katliamının ardından sahaya çıkarken, formalarını güç bela yaptırırken, saçtığı parayla kadro kuran havalı bir takımla rekabet ederken… Melis Birder bu açıdan belgesel çekimini “ilahi adalet süreci” diye niteliyor ki haksız sayılmaz.

Her iki belgeselin de yıllara yayılan bir çekim süreci var. Böylece yalın bir konunun ötesinde adeta bir kurmaca izlediğinizi hissediyorsunuz. Yönetmenler bunu başardıkları için memnun. McAllister şöyle diyor:

“Şartlar ve hikaye gerçekten başını alıp gitti, ben de filmi kesip bunu dondurmak istemedim. Size ‘sanki kurmaca’ hissi vemesinin sebebi de bu: Amir ve Raghda’nın hikâyelerine dahil olduktan sonra bu dramatik yapı kendiliğinden belirdi zaten. Bunu biraz da John Cassavvettes’in filmlerine benzetiyorum; ondaki insani dramın muhteşem anlatılışına hayranımdır.  Orada insani bir dram ve çok büyük bir aşk hikâyesi varken ‘haber filmi’ çekmek yazık olurdu.”

“Bağlar” için 200 saatlik çekimler üzerinde iki yıl çalışan Birder de aynı görüşte: “Siz ne kadar yaşamı, kafanızdaki hikâyeyi doğru kurgulamaya çalışsanız da gerçek farklı şeylere gebe olduğunu size tokat atarak hatırlatıyor. Böyle olunca filmi şekillendirmek de tamamen kurgu masasına kaldı. ‘Sanki kurmaca’ hissi, kurgu sanatının eseri.”

Çatışma ortamında sinemacı olmak

Hikâyeler, kurgu, ortaya çıkan belgeseller elbette çok güzel ancak bu, yaşamanın bile zor olduğu ortamlarda filmler ne şartlar altında çekiliyor? Yönetmenlere bakarsanız aslında onlar ‘çatışma bölgesi’ kavramına odaklanmış değiller. McAllister bunu şöyle dile getiriyor:

Sean McAllister, Amir’in küçük oğlu Bob ile.

“Bence filmim, çatışma bölgelerinde çekilen ve haber merkezli bir temele dayanan filmlere benzemiyor. İngiltere’de çektiğim filmlerde de insanlarla, ilişkilerle, diyaloglarla ilgili işler yapmaya çalışmıştım. Bizi insan olarak, arkadaş olarak, âşıklar olarak birbirimizle bağlayan şeyler hakkında, evrensel olan bir şey üzerine film yapmak istedim hep. Irak’tan, Suriye’den gelen haberlere baktığınızda bunları yani insanı, insana dair şeyleri göremiyorsunuz. Bu karşılıklı bir durum bir yandan da; 1995’te ilk kez Irak’a bir film okuluna gittiğimde insanların nefret ettiğini gördüm, çünkü biz oraları bombalıyorduk! Ve bundan sonra bu benim motivasyonum oldu; bu nefrete karşı insanları birbirine insani yanlarıyla anlatıp tanıtabilmek. Kameramın gücünü, kameramın etrafındaki hikâyeleri anlatmakta kullanmaya karar verdim; insana dair gerçekleri. Savaştan kaçmak ya da kendimi cepheye atmak gibi bir niyetim olmadı. Ben insanlarla odalarında, sokaklarda birlikte olmak istedim.”

 

Berke Baş (solda) ve Melis Birder

Ancak ilginç bir durum da var; İngiliz Ben Hopkins Afganistan’da, Amerikalı James Longley Filistin’de belgesel çekedursun, çatışma bölgelerinde çok fazla Türk belgeselcinin ismine rastlamıyoruz. Hem de dünyanın en ‘çatışmalı’ bölgeleri, ülkemizin yanı başında hatta içindeyken! Burada bir tuhaflık yok mu sahiden? “Bırakın Afganistan’ı, kendi mahallemizde bile belgesel yapmıyoruz,” diyen Melis Birder de bu tuhaflığa dikkat çekiyor:

“Güneydoğu’da sadece belgesel çeken Türk değil; konser veren, sergi açan, yoga öğreten Türk de yok! Herkes günah keçisi arıyor ama kimse aynayı kendine tutmuyor. Bölgede şu anda  projesi olan sadece bir Türk belgeselci biliyorum. Halbuki onlarca kişi bugün orada bir şeyler çekiyor olmalı. Şu tarihî dönemde siyasi analizlerden çok bizi, bize anlatacak hikayelere ihtiyacımız var. Ancak bu hikayelerle ortak bir gelecek oluşturabiliriz.”

Tabii işin bir de finans boyutu var. Türkiye’de belgesel sinema destek ve fonları yok denecek oranda. Birder de bugüne dek hiçbir belgeseline Türkiye’den finans bulamadığına dikkati çekiyor.

Belgeseller, yönetmenlerini de dönüştürüyor

İnsan hikâyesinin peşine düşmenin, zor hayatların tanığı ve ortağı olmanın, insanın kendisini de dönüştüren bir etkisi var haliyle. Sean McAllister bunu tam da derinden yaşayan bir isim. Batılı hele hele İngiliz olmanın otomatik olarak “ajan” olmakla eşleştirildiği Ortadoğu coğrafyasında yıllardır dolaşıyor. Bu kaotik ortamlarda ve bilhassa son filmi “Suriyeli Bir Aşk Hikâyesi”nde bir ailenin en mahremine, boşanmaya giden kavgaların ortasına girebilecek kadar “yakın”laşabilmesini neye borçlu peki?

“Daha önce gittiğim Irak, Suriye’ye göre daha ‘kontrol altında’ydı. Gizli polis sokak ortasında Suriye’deki gibi çökmüyordu ensenize! Suriye’deki hal çok daha şeytanî. Irak’ta da savaş vardı ve evet bir İngiliz, bir ‘Batı’lı olarak orada bulunmak elbette çok şüphe uyandırıcıydı rejim açısından. Sadece izin verilen kadarıyla yetinmek sorundaydınız.

Fakat bu filmde daha da tuhaf bir şey vardı. Amir; Filistili bir özgürlük savaşçısı, hapis de yatmış biri. Ve tabii ki İsrail’in kuruluş sürecinde Filistin’in topraklarını alması konusunda İngiltere’nin rolünü bilen biri olarak karşısında bir İngiliz’I, beni gördüğünde nasıl tepki verecekti? Başta çekindi. ‘Problem nedir’ dedim. Bana bakıp ‘Problem nedir; git, dedelerine sor’ dedi. Ama çocukları da etrafımda dolanıyordu ve kameraya kendi sorularını sormak, kendi hikayelerini anlatmak istedi. Sonrasında yakınlaştık. Her zor zamanlarında elimde kameramla beni bir dost, hikayelerini anlatabilecek bir yardımcı olarak gördüler, en sonunda bir terapiste dönüştüm hatta evliliklerinde sorun yaşadıklarında.”

Ve dünyaya gözlerini açtıklarından beri geçmişin şiddet yüklü hikayelerini dinleyerek büyümüş, şimdi gençliklerini de hiç de ‘normal’ olmayan koşullar altında geçiren, buna rağmen spora tutunan, basketbolla ‘iyileşme’ye çalışan gençlerin hikayesi “Bağlar”ın yönetmenleri… İstanbul’da doğup büyüdükten sonra 15 yıl Amerika’da yaşayan ve bu dönemlerini ‘apolitik’ olarak nitelendiren Melis Birder, “Esas hasta olan, biziz” diye özetliyor durumu:

“Demokrasi ve eşit haklar için mücadele eden bir halk daha dinamik, bilinçli, cesur ve mizahi yönden kuvvetli oluyor. Bu gerçeklik, bana genel derdi para ve kariyer olan bir İstanbul’dan çok daha yakın geldi. ‘Bağlar’, benim Türkiye’ye duygusal olarak yeniden bağlanmama neden oldu. Oradakiler artık kardeşimiz, ailemiz. Misafirperverliğiyle, özverisi, kalpten yaşamasıyla insan olmaya dair daha kadim bir bilince sahipler. Büyük travmalar yaşanmış ve yaşanıyor ama bunun farkındalar. O yüzden iyileşmeye ve var olmaya daha yakınlar. Esas hasta olan; hiçbir şey yokmuş gibi yaşayan ve bu yüzden yok olmaya mahkum olan biz Batı’dakileriz.”

Berke Baş, bölgeye daha aşina bir isim. Gazeteci olan eşiyle birlikte 2000’lerden beri yolu sık sık düşmüş oralara. Yıllar boyu yaşadıklarının üzerine “Bağlar” tecrübesi ise kafasını daha da karıştırmış esasen. Bir yandan umut tazelerken bir yandan da çaresizlik hissettiğini dile getiriyor; aslında tıpkı bölgenin kendisi gibi:

“Van’da her an bir gölgenin sizi takip etmesi, bindiğiniz taksinin ‘benim getirdiğim anlaşılmasın’ diye sizi anayolun ıssız bir noktasında bırakması, köy meydanında bir kahvehaneye girdiğiniz an herkesin sus pus olup iki dakika sonra birilerinin sizi kaymakama çıkarıp sonra da bir arabaya bindirip gerisin geri göndermesi, Şırnak’a vali izni olmasına rağmen girebilmek için derme çatma bir kontrol kulubesinde jandarmalarla saatler geçirme, Diyarbakır’da otele yürürken polis tarafından durdurulup ‘vatana hainlik’ üzerine ayaküstü bir ders alma, başımıza gelmeyen olaylar değildi. Bu engelleri aşabildiğimiz ve köylere, evlere girebildiğimiz o değerli zamanlarda ise bambaşka bir Türkiye yakın tarihi, çok ağır bir baskının ve şiddetin güncesi önünüze seriliyordu. Ve buna yıllardır direnen halkın gücü, cesareti ve birbirlerine olan bağı ile karşılaşıyordunuz. Ben bu seyahatlerden İstanbul’a ya da memleketim Ordu’ya döndüğümde ‘orayı’ anlatamama sıkıntısını yaşıyordum. Dilim mi dönmüyordu yoksa karşımdaki bunu duymak, görmek mi istemiyordu; emin değilim. Melis’le ‘Bağlar’ı yapmak için yola koyulduğumuzda orada yaşadıklarımız, takımın, Gökhan Hoca ve ailesinin bizi dostlukla içlerine almaları, yıllara yayılan çekim ve bu dönemin inişli çıkışlı siyasi süreci bizi bambaşka açılardan Kürtler’e, Türkler’e, Güneydoğu’ya ve en önemlisi Türkiye’ye bakmaya itti. Bizi hem olgunlaştırdı hem umutlandırdı… Hem de son durumla korkunç bir karamsarlık ve çaresizliğe sürükledi. Basketçilerden Ali’nin şu cümlesi bana çok ağır geliyor: ‘Bize bir adım atana biz beş adım yaklaşırız’. Bunun önünü kesmek için her koldan saldırılıyor artık.”