Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Kazuo Ishiguro geçtiğimiz günlerde yaptığı “Yirminci Asır Akşamım” (My Twentieth Century Evening) başlıklı Nobel konuşmasını sadece kendisini anlatmak değil, geleceği işaret etmek için de kullandı.

Japon asıllı İngiliz yazarın konuşması, bir göçmen olarak yaşam deneyiminden hatırlama ve unutma izleklerine, edebiyatın geleceği hakkındaki görüşlerinden bölünmüş bir dünyada edebiyatın işlevine kadar pek çok konuyu içeriyordu.

Japon yazar konuşmasına salona girdiği kapıdan bahsederek başladı. O kapıdan yılda sadece iki kişi giriyordu: Nobel ödülünü açıklayan komite başkanı ve Nobel ödülünü alan edebiyatçı. O kapı bir daha açılmazsa nasıl çıkacağım bilmiyorum, dedi Ishiguro. Bunu söylerken belki Nobelli bir yazar olarak etiketlenmekten dönüş olmayacağı gerçeğini ve bunun kendisinde yarattığı huzursuzluğu dile getiriyordu. Ama memnun da görünüyordu Nobel almaktan, geçtiğimiz yıl Bob Dylan’ın tartışmalı Nobel ödülü sonrası onunki daha geleneksel, beklenen bir ödüldü belki. Sesi yüksek değildi, biraz titrediği oluyor ama bunun nedeninin heyecan değil mütevazı kişiliği olduğu görülüyordu. Ishiguro konuşurken, çoğunlukla da metnini okurken yazar ‘persona’sını sırtına geçirmeyen, egosuz, sıradan bir insan olarak görünüyordu. Bu önemli, çünkü Nobel’in yazar personasını güçlendirici, yazarı etiketleyici, sınıflandırıcı rolünü bir başkaldırıyla değil kendisi olarak sarsıyordu Ishiguro.

BİR GÖÇMEN HİKÂYESİ

Sonra hikâyesini okumaya başladı. İngiltere’ye Japonya’dan gelen bir göçmen olarak hikâyesini. Bir hippi olduğu yılları, Bob Dylan dinlediği yılları, 20 yaşlarında bir rock yıldızı olmak istediğini… Üniversitede yaratıcı yazarlık programına kabul edilince önce panikle yazmış, ilk öyküleri memnun etmemiş onu. Sonra kendini doğduğu toprakları, Nagazaki’yi yazarken bulmuş. Ama edebi ortam çokkültürlü yazına pek de açık değilmiş ona göre, daha “normal” konuları yazmalıyım diye düşünmüş. Ama kendini odasına kapatıp okuldan kimseyle pek de muhattap olmadan ilk kitabı “Uzak Tepeler”i  yazmaya koyulmuş yine de.

Yazar Nobel konuşmasında uzun yıllar Japonya’ya dönmediğini anlattı. Zihnindeki Japonya’ya tekabül eden bir mekan da bulamayacağını düşünmüş o  dönemde. Ülkesi gittikçe solan bir görüntüye dönüşmüş sonra. “Benim Japonyam” dediği o yeri güvenli bölgesi haline getirmenin yolu kağıda dökmek, böylece onu yeniden yaratmak olmuş.

Yazma sürecinde bugün de güncel olan bir soru meşgul ediyor yazarı: “Eğer kendine has, diğer biçimlerin yapamayacağı bir şey sunmazsa yazılı kurmaca, sinemanın ve televizyonun gücüne karşı nasıl dayanabilir?”

HATIRLAMAK VE UNUTMAK

Kırklı yaşların ortalarında “hatırlama” konusu bir izlek olarak daha çok üzerinde durduğu bir hal almış. Ama sadece insanın değil toplumların, ülkelerin belleği üzerine de yazmaya başlamış Ishiguro ve şu soruları unutmamış: Bir ülke bir insan gibi mi hatırlar ve unutur? Yoksa önemli farklılıklar var mıdır? Bir ülkenin anıları nedir tam olarak? Nerede saklanır? Nasıl şekillenir ve kontrol altında tutulur?

“Beni Asla Bırakma”yı yazmaya giden süreçte ise bir dönüm noktası yaşamış Ishiguro. Artık ilişkilere odaklanmaya karakterlerinin çok boyutluluğunun, ilişkilerinin izini sürmeye karar vermiş.

GELECEĞE BAKAN BİR YAZAR

Ishiguro’nun konuşması kendine dönük olduğu kadar geleceğe de dönük. Ama geleceğe bakarken kendine de acımasız sorular yöneltmeyi ihmal etmiyor:

“Ben, yorgun bir yazar, entelektüel olarak, yorgun bir nesilden gelerek, bu tanıdık olmayan yere bakma enerjisini bulabilecek miyim kendimde? Bir bakış açısı verebilecek bir şeyim kaldı mı; toplumlar büyük değişimlere uyum sağlamaya çalışırken gelecek savlara, kavgalara ve savaşlara duygusal bir katman getirebilecek bir şeyim kaldı mı? Devam etmek ve elimden geleni yapmak zorundayım. Çünkü hâlâ edebiyatın önemine inanıyorum. Ama gelecek nesillere de bize ilham vermeleri ve yol göstermeleri için bakıyor olacağım. Bu onların çağı ve ona ilişkin bende olmayacak bir bilgi ve içgüdüye sahipler.”

‘İYİ YAZI ENGELLERİ YIKACAKTIR’

Gelecek ve edebiyatın bu gelecekteki rolü hakkında umutlu olduğunu da söyledi Ishiguro konuşmasında ve bir dizi önlem sıraladı. Bunlar adeta bir manifesto niteliğindeydi çünkü yazar gelecek nesillere güvenmemiz ve katı tanımlardan uzaklaşmamız gerektiğini kesin bir dille söylüyordu. Konuşmasının son bölümünü buna ayırdı Ishiguro, bu son bölüm hem ülkemizde hem dünyada yeni nesil yazarlarca alkışlandı. Son dönemde tartışılan “nasıl yazmalı”nın tanımlarla verilmesine, nasıl yazılacağını söyleyen kurumsallaşmış kişilere ve kurumların kendisine, hatta bir ölçüde Nobel komitesine bile bir başkaldırı niteliğindeydi son cümleler. Ve böylece Kazuo Ishiguro biraz da Nobel kürsüsünü devirip geçti İsveç’ten:

“Öncelikle ortak edebi dünyamızı daha çok sesi içerecek şekilde genişletmeliyiz, elit birinci dünya kültürlerinin güvenli bölgelerinin ötesinde. İster uzaktaki ülkelerde, ister kendi toplumlarımızda yaşayan yazarlar olsun, daha enerjik bir şekilde bugün bilinmeyen edebi kültürlerin mücevherlerini bulmaya çalışmalıyız. İkinci olarak, edebiyatın ne olduğu konusundaki tanımlarımızı çok dar ve muhafazakâr yapmamaya büyük özen göstermeliyiz. Gelecek nesil, önemli, muhteşem hikâyeler anlatmak için her türlü yeni, bazen de şaşırtıcı olan yollarla gelecekler. Zihnimizi onlara açık tutmalıyız, özellikle de tür ve biçim konusunda, böylece en iyilerini besleyebilir ve takdir edebiliriz. Çok tehlikeli bir şekilde artan bölünmüşlük dönemlerinde, dinlememiz gerekiyor. İyi yazı ve iyi okuma engelleri yıkacaktır. Etrafında toplanacağımız yeni bir fikir, büyük insani görüşümüzü bile bulabiliriz.”

KAZUO ISHIGURO KİMDİR?

8 Kasım 1954’te Nagazaki’de doğdu. 1960 yılında ailesiyle birlikte İngiltere’ye göç etti. University of Kent ve University of East Anglia’da eğitim aldı. 2005 yılında yazdığı Beni Asla Bırakma romanı aynı adla sinemaya aktarıldı.

Türkçede Kazuo Ishiguro’nun kitaplarını Yapı Kredi Yayınları basıyor. Öksüzlüğümüz, Değişen Dünyada Bir Sanatçı, Uzak Tepeler, Avunamayanlar, Günden Kalanlar, Gömülü Dev ve Beni Asla Bırakma dilimizdeki eserleri.