Baskı dönemlerinden geçmiş ülkelerde mücadelenin medya ayağını yurt dışından sürdürebilmek oldukça önemli.

Özellikle Avrupa kıtasında faşizmin ve diktanın yükseldiği yıllarda kendi ülkeleri için komşu coğrafyalardan mücadelesini sürdüren çok sayıda gazeteci olmuş.

Türkiye’deki mücadele için Batı dünyasından yayın yapan çok sayıda medya kurumu oluşmaya başladı. Her geçen gün daha güçlülerinin kurulduğunu görüyoruz.

Kendimce Türkiye’den uzakta mücadelenin parçası olmaya çalışıyorum ancak karşılaştığım en büyük sorun -diğer meslektaşlarımın da karşılaştıklarını düşünüyorum- Türkiye’den gelenlerin korkularını da yeni coğrafyalara taşımaları.

Geçtiğimiz günlerde bir Alman televizyonu için Türkiye’den kaçıp Almanya’ya gitmekte olan bir ailenin hikayesini ekrana yansıtmak istedik. Aileye bir kamera vermeyi ve yolculuklarını amatör olarak kaydetmelerini teklif ettik.

Almanya’dan iltica kabulü almış bu aile; Almanya’da çok sayıda Türk olduğunu, kendilerini Almanya’daki Türklere farkettirmek istemediklerini söyleyerek teklifi geri çevirdi. Haliyle Türkiye’deki durumu bir Alman televizyonunda duyurabilme fırsatı çöpe gitti.

Gülen Cemaati’ne mensubiyet nedeniyle Türkiye’yi terketmek zorunda kalmış sıradan bir aileydi bu.

Yaşadıkları süreci “Hicret” olarak adlandıran bir kitlenin mensubunun bu tavrı, bana üzerinde durulması gereken bir durum olarak geldi. Dini bilgilerim çok kuvvetli olmasa da “Hicret” denilen şeyin bir mücadele yöntemi olduğunu biliyorum. Hicret denen şey, güvenli bir coğrafyada kimseye de farkedilmeden rahat ve huzur içinde yaşamayı garantilemeye çalışmak olmasa gerek. Aksine geride bırakılan diyar için sert mücadele içeriyor.

Türkiye’de çok ağır işkenceler görmüş Cemaat mensuplarının Avrupa kıtasında dahi konuşmaktan korktuklarını gözlemliyorum.

New York Times’dan Suzy Hansen benimle yaptığı röportajda, bu duruma dikkat çekmiş ve 80’lerde devletin benzer yöntemlerle sol grupların üzerine gittiğini, pek çok solcunun ülkesini terkettiğini ancak sistemin içinde eriyip davalarını unuttuklarını söylemişti. Hansen, aynı şeyin Gülen Cemaati mensupları için de geçerli olup olmayacağını merak ediyordu.

Bu soru benim de üzerinde düşündüğüm bir konu. Özellikle de gazeteciler için.

Şu an Avrupa’da olan hatta ailesini de çıkarabilmiş bir gazeteci neden mahlas isimle yazmayı seçer? Pek çoğunu tanıdığı muhabirler, yazarlar için tek twit atmaktan dahi neden korkar?

Sıradan bir öğretmenin yaşadığı korkuya verdiğim somut örnek, gazeteciler sözkonusu olunca daha da affedilmez bir hal almakta.

Her baskı rejiminin bittiği gibi Türkiye’deki de bir gün bitecek. Ve bu korkunç günlerde yazdıklarımız ve yazmadıklarımız bizim kişisel tarihimizi oluşturacak.

Şu an tutuklu 300 meslektaşımızın gelecekte sorabileceği “Biz içerideyken sen ne dedin?” sorusuna bir gazetecinin vereceği cevap olmalı.

Konsolide olmuş Erdoğan Rejimi karşısında Türkiye’de yaşamakta olan herkes yalnız. Onları Türkiye dışında yalnız bırakanların ise hakikaten yatacak yerleri yok.

AKP’liler için “Tayyip’ten korktukları kadar Allah’tan korkmuyorlar” diyenlerin, Avrupa’daki sessizlikleri tırnak içinde verdiğim cümlenin kendileri için de geçerli olduğunu gösteriyor.

Her gün whatsap’tan ipe sapa gelmez hikayelerle birbirini korkutan bir gelenek başgösterdi. Bu korku pompalandıkça Avrupa’da da olsanız Erdoğan Rejimi’nin esirisiniz.

Avrupa’ya bu kadar insan çıkabilmişken dişe dokunur muhalefet inşa edilememiş olması Erdoğan Rejimi’nin korku imparatorluğunun sınır ötesi gücünü gösteriyor.

Erdoğan Rejimi’nin böylesi bir gücü yok elbette.

Var olan şey: Korkmayı adeta bir erdemmiş gibi gören, hatta bunu bir acayip gizem içine sokan, “çok dikkatli olmak lazım” diye birbirine fısıldaşan patalojik bir durum.