Farketmişsinizdir, her hafta kaleme aldığım yazılarda tanışıklığım, hatıram olan isimleri dikkatinize sunmaya çalışıyorum. Kültür-sanat dünyasında bildiğim, çayını içip, dostluklar kurduğum isimleri anlatmayı deniyorum. Ancak bunu yaparken, içeriksiz, boş “his” yazıları yazmaktan da imtina ediyorum. O yüzden yazacağım kişilerle ilgili yeni çıkmış bilgilere bir şekilde ulaşmaya çalışıyor, konuyla ilgili tarama yapıyorum.

Bu konuyu niye anlattım? Bandırmalı Tatlıcı Ali Efendi’yi, Ali Öztaylan’ı kaleme alırken dünyamıza güzellik katması için gönderilmiş bu kişinin adını ilk ne zaman duyduğumu düşündüm. Öztaylan’ı basında yazan ilk isim Haluk Dursun’du. Bende Zaman’ın kültür-sanat sayfasındaki bir yazısından öğrenmiş, daha sonra dört arkadaş Bandırma’nın yolunu tutmuştuk. Öztaylan’la ilgili yeni hangi bilgiler paylaşılmış, diye tarama yaparken, bu hafta Haluk Dursun’u anlatayım diye karar vermiştim.

Hafta içinde Haluk Dursun’la ilgili bir araştırma yaparken, ilginç bir olayla karşılaştım. Dursun, özenle hazırlanmış bir kişisel hesaba sahipti. Yayınladığı kitaplar, katıldığı konferanslar, yaptığı görevler, hatta Boğaziçi’nde hazırladığı “medeniyet” turları bile bu hesaba alınmıştı. Ancak Zaman’a hiçbir şekilde yer verilmemişti. Biyografisini anlattığı bölümde de yıllarca yazdığı Zaman’dan tek kelimeyle bahsedilmemişti. Dursun için düşüncelerim bu otosansürle yerli yerine oturdu: Haluk Dursun buydu. Ne ötesi, ne de berisi: Kişisel kariyerini ya da ikbalini herşeyin ötesinde tutan, ama hin-i hacette lazım olur diye, ilişkilerini de hiçbir zaman tam anlamda bitirmeyen bir kişi.

“ŞEVKET ABİ’NİN HALUK’U”

1957’de gözlerini Hereke’de dünyaya açan Haluk Dursun’u pek çok kişi ilk defa Zaman’da Alper Gazigiray mahlâsıyla yazdığı yazılarla tanıdı. Zaman, yayın hayatına başladığında üç ortaklı bir gazeteydi ve varlığını idame ettirmek için Türkiye’deki bütün dini gruplardan destek almaya çalışıyordu. Ancak bu formül tutmadı ve gazete hem istediği tiraja ulaşamadı hem de bu yüzden zararı gün geçtikçe büyüdü. Yayın hayatına başlamasından aşağı-yukarı bir yıl sonra, ortaklar pes ederek, gazeteyi devretmeye çalışıyorlardı. O zaman devreye Hizmet girdi ve gazete, ortaklardan Alaattin Kaya üzerinden Hizmet’e geçti. Hizmet’te ilk hamle olarak, gazetenin tabanıyla uyumlu olabilmesi için yayın yönetmenini değiştirdi ve Mehmet Şevket Eygi’yi bu göreve getirdi.

Tabii bu durum, gazetenin genelde yıldızı Hizmet’le ve Mehmet Şevket Eygi ismiyle hiçbir şekilde barışmayan yazar-çizer kadrosunu müthiş rahatsız etti. Ali Bulaç, Nabi Avcı, D. Mehmet Doğan’ın başını çektiği yazar-çizer ve muhabirlerin önemli bir kısmı gazeteden ayrılmaya karar verdi. O ekipten sadece Fehmi Koru, Alaattin Kaya’yla daha önce yapmış olduğu “özel” anlaşmadan dolayı Zaman’da kaldı.

Şevket Eygi’nin eline gerçek anlamda bir enkaz kalmıştı. Gazetenin matbaası, binası, doğru düzgün yazar kadrosu yoktu. Hizmet, Sızıntı için Yeni Bosna’da inşa etmiş olduğu ve daha sonra çok uzun yıllar kullanacağı binayı Zaman’a tahsis etti. Gazete, Cağaloğlu’ndan Yeni Bosna’ya taşındı. Eygi de çevresinde varolan milliyetçi-muhafazakâr aydınları gazeteye taşıdı. M. Ertuğrul Düzdağ, Nezih Uzel, Ahmet Selim bu furyada gazeteye katılan yazarlar arasındaydı. İşte o günlerde, yani 1987 güzünde, Zaman okurunun tanıştığı isimlerden birisi de Alper Gazigiray’dı.

Müstear olduğu hemen anlaşılan bu yazar, haftada bir gün yazıyor, zaman zaman tarihle, daha çok da arşivden çıkarılmış tarihi belgelerden oluşan haberlere imza atıyordu. Çok kısa bir süre sonra Alper Gazigiray’ın kimliği deşifre olmuş, Haluk Dursun olduğu anlaşılmıştı. Dursun, Marmara Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydi ve MHP’nin gençlik kollarından, Ülkü Ocakları’ndın gelme bir isimdi. O dönemde içlerinde Hanefi Bostan, Vahdettin İnce gibi isimlerin yeraldığı bir grubun içinde yeralıyordu. Daha sonra Ülkücü kökenli bu gruba Erhan Afyoncu da dahil olacaktı. Hemen hepsi Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun asistanlığını yapmış, o tarihlerde akademik hayatlarının başlangıcında, yeni öğretim görevlisi olmuş isimlerdi.

Muhafazakâr muhitler, daha çok Mehmet Şevket Eygi’nin çevresinde oluşan “Osmanlıcı” aydınların “Şevket Abi’nin Haluk”u diye tanıdığı Dursun, Galatasaray Lisesi yani Mekteb-i Sultani mensubu bir isimdi. Eygi’nin yönlendirmesiyle tarih öğrenimi görmüş ve eğitiminin hakkını vererek akademisyen olmayı tercih etmişti.

TÜRKÇÜ-NURCU HOCA

Tanıyanların aktardığına göre, Haluk Dursun seksen öncesinin hızlı Ülkücülerindendi ve silahla dolaşırdı. Ülkücülerin neredeyse hemen hemen hiç olmadıkları Galatasaray Lisesi’nden mezun nadir MHPlilerdendi. Bu nedenle muhafazakârlar arasında saygı görüyordu. 12 Eylül 1980 Darbesi’nden yara almadan kurtulmuş, üniversitede karar kılmıştı.

Haluk Dursun, o yıllarda hapishanedeki Ülkücülerle ilgili ilginç yazılar kaleme alırdı. Bunlar içerisinde hiç şüphesiz en önemlilerinden bir tanesi, Bediüzzaman’ın Kastamonu’daki öğrencisi Mehmet Feyzi Efendi (Şallıoğlu)’yle ilgiliydi. Şallıoğlu, Ülkücüleri mahkemelerde yalnız bırakmamış, öğrencileriyle davaları takip etmişti. Bu durum, ileride MHP’de yaşanacak kırılmanın köşetaşlarından bir tanesiydi.

Dursun, henüz gazetede yazmaya başlamadan öncede o günlerin popüler konusu, ASALA’yı merkeze alarak Ermenilerle ilgili bir kitap kaleme almış, Alper Gazigiray müstearıyla yayınlamıştı. M. Şevket Eygi’nin başarısızlıkla sonuçlanan genel yayın yönetmenliği kısa sürmüş, ancak getirdiği yazarlar, uzun yıllar Zaman’da yazmaya devam etmişlerdi.

Haluk Dursun da bu isimlerin arasındaydı. Dursun, yaşadığı bir rahatsızlık sonucunda oldukça parlak akademik hayatında radikal bir değişiklik yapmış, üniversitedeki görevini neredeyse sonlandırmış, kültür tarihini baz alan çalışmalara başlamıştı. Dursun’daki bu değişim yazılarına da yansımış ve kültür-sanat sayfasında, İstanbul ve Osmanlı coğrafyası merkezli yazılar başlamıştı. Bu durum Ekrem Dumanlı’nın 2002’de genel yayın yönetmenliği görevine gelişine kadar da devam etmişti.

Haluk Dursun, Milliyetçi kökenli bir isimdi, ama hemen hemen bütün İslami gruplarla da temas halindeydi. Ancak özellikle bir ismi, Ali İhsan Yurt’u, yazılarında da belirttiği gibi çok sever, sayar ve sözünü dinlerdi. Yurt, İstanbul’da muhafazakâr muhitlerde hem Nurculuğu hem de kitap merakıyla çok iyi bilinen bir kişidi. Yurt’un kişiliğini Nur talebeliği ve Türkçülük belirlemişti. Dursun’la yolları da belki bu yüzden kesişmişti. Dursun, 1980 başlarında Suriye’ye gideceği zaman Yurt’a danışmış, evliliğinde de eş namzedini bir şekilde Yurt’la görüştürüp, evlenme kararı almıştı. Dursun’un merak ettiği eşinin Türk olup, olmadığıydı. Yurt, bu konuda ihtisas sahibi olmuş, kişilerin kafatası yapılarından Türk olup-olmadıklarına karar verebilecek bir duruma gelmişti!

PAPA’YA HAÇ ÇIKARTMADI!

Dursun’un Zaman’daki bir yazısında açıkladığı gibi, Bektaşilik’e intisabında da Türk milliyetçisi oluşunun etkisi olabilir. Dursun’a ikbal kapıları, kültür tarihi yazılarına başladıktan sonra açıldı. Türkiye’de yükselen İslamcı-muhafazakâr dalgayla birlikte Osmanlı coğrafyası yeniden popüler olmaya başlamıştı. Dursun da bu coğrafyayı en iyi bilen isimlerin başında geliyordu. Bu sayede, İslamcı kesimin en lüks turizm şirketi Eman Tur’la birlikte çalışmaya başlamıştı.

Burada kurduğu dostluklar, çocukluk ve gençlik yıllarındaki tanışıklıkları (Cengiz Özdemir, Ahmet Davutoğlu), Osmanlıcılık’a evrilmiş milliyetçiliğiyle Türkiye’nin AKP’li yılları Haluk Dursun’un ikbal yılları olmuştu. Turing’ten Ayasofya Müze Müdürlüğü’ne, Topkapı Sarayı Müdürlüğü’nden Kültür ve Turizm Bakanlığı müsteşarlığı görevine kadar pek çok kıymetli koltukta Dursun’u görme şansımız oldu.

Üniversite yıllarımda, bir dönem derslerime giren Haluk Dursun’un hiç şüphesiz oturduğu en önemli koltuk, Ayasofya Müze Başkanlığı ve sonrasında müdürlüğüydü. Dursun, bu görevde Ayasofya’nın çok ciddi envanterini çıkarmış, padişah ve şehzade türbelerinin doğru-düzgün restorasyonunu sağlamış ve halka açılmasına önayak olmuştu.

Papa 16. Benedict’in Türkiye ziyaretinde Haluk Dursun, Ayasofya Müzesi’nin başındaydı. Papaya da bu yüzden refakat etmiş, yabancı dili sayesinde tercümana gerek kalmadan 16. Benedict’e Ayasofya’yı anlatma şansı bulmuştu. Dursun’un bu ziyaretten çevresine anlattığı anekdot ise oldukça ilginçti. “Önemli olan Papa’ya burada ayin yaptırtmamak, yani haç çıkarttırmamaktı. Bunu da başardım” diyecekti. Tabii Papa 16. Benedict burada haç çıkarsa ne olur, çıkarmasa ne olur, diye hiç kimse sormadığı için, önemli bir ziyaretten niye böylesi tuhaf bir anekdotun kaldığını da hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

MHP-AKP ya da Siyasal İslamcılık-Türk Milliyetçilik’i koalisyonunu, şahsında gerçekleştiren Haluk Dursun’un 60 yılının bir kaç bin vuruşluk bir yazıya sığan özeti bu. Belinde silahla yaşanan milliyetçilikten, Siyasal İslamcı bir iktidarın makbul bürokratlığına dönüşümün öyküsü, denebilir mi? Bilemedim!