Şimdi tarih olan Feza Gazetecilik, 1994’te haftalık bir dergi çıkarma kararı almış, kadro kurma görevini de daha sonra, uzun yıllar Zaman’da köşe yazarlığı yapacak olan Hasan Sutay’a vermişti. Beni de gazeteciliğe başlatan Hasan Sutay, bir taraftan kadro kurmak için uğraşırken diğer taraftan da mesleğin kıdemli isimleriyle görüşüyor ve onlara yeni dergiyi anlatıyordu. Sutay’ın ilk ziyaret ettiği isimlerin başında Cumhuriyet’in efsanevi yazarı İlhan Selçuk gelmişti. Sutay ziyaretin ardından Selçuk’u anlatırken, sohbetinin doyumsuzluğuna vurgu yapmıştı. Sutay, “Yazılarıyla konuşmaları birbirinin bu kadar zıttı iki isim tanıdım, birisi Mehmet Şevket Eygi, diğeri ise İlhan Selçuk” demişti.

EBRU ÖĞRENMEK İÇİN EYGİ’LE TANIŞTIM

İlhan Selçuk’la tanışmak nasip olmadı, ama Hasan Sutay’ın isminden bahsettiği Mehmet Şevket Eygi ile, 1990’da tanışmıştım. İstanbul’da Ramazan’da Sultanahmet Camii’nin bahçesinde düzenlenen Dini Yayınlar Fuarı’na Eygi’nin sahibi olduğu Bedir Yayınevi de katılıyordu. Yayınevinin standında istifi oldukça çarpıcı, küçük ebatlı hat levhalar satılıyordu.

Güzel sanatlara, arkeolojiye yeni yeni sevdalanan bir üniversite öğrencisiydim ve levhalar beni ilk görüşte çarpmıştı. Özel bir teknikle üretilmiş, ancak gerçeğinden ayırtedilmesi mümkün olmayan hatlar, Neyzen Emin Efendi’nin kaleminden çıkmıştı. Levhaların çevresindeki ebrular ise orjinaldi ve Mehmet Şevket Eygi tarafından yaptırılmıştı. Ben de bu bilgi üzerine, ebru hakkında bilgi almak için Eygi ile görüşmek istediğimi söyledim. Hayatımda ilk defa sosyal bilimlerde öğrenci olmak işime yaramıştı. Eygi, herkesle görüşmüyordu, ama sosyal bilimler öğrencilerine kapısı açıktı.

Telefonla randevu alıp, bir Pazar günü söylediği saatte Sultanahmet’teki evine ulaştım. Eygi’nin evi kitaba, sanata meraklı bir üniversite öğrencisi için gerçek anlamda bir cennetti. Kapıdan adımınızı atar atmaz, sizi kitaplar ve her biri birbirinden güzel levhalar karşılıyordu. Eygi’yle ilk tanıştığımız gün hemen hemen bir saat sohbet etmiştik. Genel kültürümü ve bilgi birikimimi yeterli gördüğü için, ikinci görüşme için randevu koparabilmiştim. Eygi daha sonra mutad hale gelen görüşmelerimizde basit bir teknikle ebru yapmanın yöntemini göstermiş ve yaşayan ebrucularla tanışmamı sağlamıştı.

HACI KEMAL ERİMEZ TEKLİF ETTİ

Mehmet Şevket Eygi ismi, o tarihlerdeki pek çok genç gibi benim de zihnimde epey olumsuz çağrışım yapıyordu. Bunun en bilineni Kanlı Pazar’dı. Solcu gruplar 16 Şubat 1969’da Türkiye’yi ziyaret eden ABD’nin Altıncı Filosu’nu protesto etmek için miting düzenlemişlerdi. Başını Komünizmle Mücadele Derneği ve Milli Türk Talebe Birliği’nin çektiği Sağ gruplar ise, bu protestoyu, protesto etmek istiyorlardı. Sağcılar, 16 Şubat’ta Taksim’de toplanmış, Solcular ise Beyazıt’tan başlattıkları yürüyüşle Taksim’deki miting alanına ulaşmışlardı. Günler öncesinden başlayan gerginlik, burada çatışmaya dönüşmüş ve iki kişinin ölümüyle sonuçlanmıştı.

Şevket Eygi bu çatışmanın kışkırtıcıları arasında anılıyordu. Sahibi olduğu gazetede, Sol gruplara karşı mücadele çağrısı yapmış, 15 Şubat’taki makalesinde “Komünistlere karşı yapılacak cihatta ölen şehit, kalan gazidir” anlamında bir yazı kaleme almıştı. Bu yazı Eygi’nin peşini hiç bırakmayacaktı. 1987’de Zaman’ın başına geldiğinde de Hizmet’in az-çok bu olaylardan haberdar olan isimleri, bu tercihi eleştirmişlerdi.

Eygi, 1933’te doğmuş, Galatasaray Lisesi’nden mezun olmuş ve Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmişti. O tarihlerde İslami kesimde, bu donanımda bir isim bulmak son derece güçtü. Bu birikimiyle gazeteciliğe başlamış, Bugün, Yeni İstiklal ve Büyük Gazete gibi yayınları çıkarmış, günlük gazetesiyle yüz bin tirajına ulaşmıştı. Ancak bütün bu anlattıklarım 1970lerin başında kalmıştı. Eygi, 1980lerin İslamcı ya da muhafazakâr gençleri için geçmişte kalmış, pek çok kimsenin isminden haberdar olmadığı bir kişiydi.

Zaman’ın hisseleri Alaattin Kaya’nın kontrolüne geçince, gazete için yeni bir genel yayın yönetmeni arayışına girilmiş ve Mehmet Şevket Eygi adında karar kılınmıştı. Eygi’yi Hizmet’le tanıştıran isim ise Hizmet’in efsane ağabeylerinden Hacı Kemal Erimez’di. Erimez, bütün İslami kesimin ileri gelenlerinin tanıdığı ve saygı duyduğu bir işadamıydı. Eygi de Erimez’in teklifini büyük bir memnuniyetle kabul etmişti. Bu artık adı unutulmaya yüz tutmuş, hiçbir yerde yazmayan Mehmet Şevket Eygi için adeta bir “hayat” öpücüğü olmuştu.

Eygi gazeteye “Bu gazeteyi en az 100 bin Solcuya okutturamazsam, yayın yönetmenliğini bırakırım” taahhüdüyle gelmişti ve bunun için de bir süre vermişti. Matbaası olmadığı için başka gazetelerin matbaalarında basılan Zaman, Mehmet Şevket Eygi yönetimindeki ilk gün mizanpajı ve baskı kalitesiyle büyük tepki çekmişti. Gazete zar zor on bin civarında satmayı başarabilmişti. Eygi, süresi içinde taahhüdünü yerine getiremeyince genel yayın yönetmenliği görevinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Ancak Ziyad Ebüzziya, Ahmet Selim, M. Ertuğrul Düzdağ, Nezih Uzel gibi isimler Zaman’la yola devam etmişlerdi.

ERBAKAN’IN İSTEĞİYLE MİLLİ GAZETE’DE YAZDI

Eygi, Zaman’daki başarısızlığını kabullenemiyordu. Eygi’nin ajitatif yayıncılık anlayışı, 12 Eylül sonrasında farklı bir kulvara yelken açan Türkiye kamuoyu için oldukça demode kalmıştı. Mehmet Şevket Eygi, kendisini yenilemek yerine buradan bir husumet çıkarmış ve o günden sonra Hizmet’e hep eleştirel bakmayı tercih etmişti.

Benim Hizmet’ten olduğumu ve öğrenci evlerinde kaldığımı öğrendiğinde herhangi bir tepki vermemiş, Bediüzzaman’ın, Hz. Üstad’ın kitaplarını okuduğumu öğrenince mutluluğunu gizlememişti. Cemaat’in klasik Nurculuk’tan ayrı düşünülmesi gerektiğini söylemiş, bunu da Fethullah Gülen’e bağlamıştı. Klasik Nurculuk’ta Risale-i Nur dışında kitaptan ders yapmak mümkün değildi, ancak Cemaat Gülen’in Sızıntı’da yayınlanan ve daha sonra kitaplaştırılan başyazılarını “ders”lerde ve namaz sonrasında okuyordu. Bu Nurculuk’tan sapma anlamı taşıyordu.

Eygi, bütün eleştirilerini kibar bir dille yapıyor, zülf-ü yare dokunmamaya ve beni incitmemeye çalışıyordu. 1990’ların ilk çeyreğinde Refah Partisi, bütün muhafazakârları, İslamcıları içinde barındıran bir çatıya dönüşmeye çabalıyordu. Bunun bir parçası olarak da partinin lideri Necmettin Erbakan, Eygi’ye Milli Gazete’de yazması için teklif götürmüştü. Eygi bunu Erbakan’ın davetiyle gittiği Ankara’da öğrenmiş ve memnuniyetle kabul etmişti.

Eygi yıllar sonra Türkiye’nin gündemine tekrar bu sayede gelmiş, yazdıkları ve İslami kesime içeriden yaptığı eleştirilerle dikkat çekmişti. İslami kesimi “zevk züğürlüğü”yle nitelendirmiş ve kıyasıya tenkit etmişti. Refah Partisi’nin İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanlıklarını almasından kısa bir süre sonra Eygi, bu yazıları sayesinde Recep Tayyip Erdoğan’ın dikkatini çekmişti.

ÇAMLICA TEPESİNDE DEKORATÖRLÜĞE SOYUNDU

Erdoğan’ın belediye başkanlığındaki ilk icraati, Turing’le İstanbul Büyükşehir Belediyesi arasında varolan anlaşmayı yenilememek olmuştu. Çelik Gülersoy’un başında bulunduğu Turing o tarihlerde Büyük Çamlıca Tepesi’ndeki restoran ve kafeteryayla, Hidiv Kasrı’nı işletiyordu. Erdoğan’a göre buraların işletmesini belediye yapmalı ve halka açmalıydı. Turing’in direnişi ve kamuoyu desteği işe yaramamış, tarihi kasır ve Çamlıca’daki işletmeler belediyeye geçmişti. Eygi de bu işletmelerin yeniden dekore edilmesinden sorumlu olacaktı.

Bu Eygi’nin bilgi birikimini ortaya koyması için bulunmaz bir fırsattı. Eygi, büyük bir hevesle dekorasyon işine el attı. Ancak, Gülersoy’un ortaya koyduğu kalitenin yanına bile yaklaşamamıştı. İslami kesimin büyük beğenisini kazansa da yapılanlar vasatın ötesine geçememişti. Alçak tabureler, yörük çadırında gözleme duvarlara asılan Melling gravürleriyle büyük tezat teşkil ediyordu. İstanbul işi camların yanına yerleştirilen Erzurum küpleri, estetikteki arabeskin dışa vurumundan başka bir şey değildi. Ancak Eygi hiçbir eleştiriyi kabul etmemiş, yaptığı işin İslamiliğini tartışmaya bile razı olmamıştı.

Eygi kelimenin tam anlamıyla kitap hastasıydı. Evi yıllar içinde büyük bir kütüphaneye dönmüştü. Bu kitapların çok önemli bir kısmı Osmanlıca’ydı. İçlerinde tek nüsha, antika değeri oldukça yüksek kitaplar, Bulak Matbaası’nda basılmış nadide eserler de yeralıyordu. Eygi bütün hayatı boyunca oluşturduğu bu büyük ve oldukça kıymetli koleksiyonu Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağışladı.

Eygi yazılarındaki sert üslubun aksine oldukça merhametliydi. Sokakta annesini kaybetmiş, bir kaç günlük kedi yavrularını evine alıp, her gün minik biberonlarla besleyebilecek kadar rikkatli bir kalbe sahipti. Mahallesinde ya da gezip gördüğü mahallelerde bulduğu fakirlere yardım etmek için küçük bir fon oluşturmuştu. Yayınevinden elde ettiği gelirin zekatı bu fona ayrılır, tanıdığı işadamlarının gönderdiği zekatlar da fona dahil edilerek düzenli olarak dağıtımı yapılırdı.

Ancak bu konuda oldukça titiz davranan Eygi, İslamiyet’in sadece Osmanlı dönemindeki yorumunu baz alıyordu. Dini konulara girmekten, girift fıkhi konularda hüküm vermekten çekinmeyen Eygi, hemen her hafta bir kere yazdığı zekatın verileceği yerler konusunda, Osmanlılar öncesinde ve döneminde yapılan hiçbir farklı uygulamayı dikkate almıyordu. Aksine hareket edenleri ise eleştirmekten geri durmuyordu. Tabii bu eleştirilerden en fazla Hizmet nasibini alıyordu. Eygi, Hizmet’in konuyla ilgili vermiş olduğu cevapları ise görmezden geliyordu.

TASFİYEYİ ÖNLEMEK İÇİN GENELKURMAY’A GİTTİ

Eygi, Hizmet Hareketi’nin lideri Fethullah Gülen’i Risale-i Nurlarla tanıştığı ilk günden beri tanıyor, dini hassasiyetini de biliyordu. Ancak bu hukuku hep gözardı etmişti. Özellikle Gülen’in öncülük ettiği Dinlerarası Diyalog, Eygi için adeta çıldırtıcı bir etki yapmıştı. Cemaat’in İbrahimi Dinler’in tamamını “hak” olarak gördüğünü iddia ediyordu. Ancak bununla ilgili Cemaat’in konuyu işleyen hiçbir yayınından tek bir örnek verememişti. Bunun yerine Mardin-Kasımiye Medresesi’nden yapılan sembolik bir töreni diline doluyordu.

Eygi’nin Cemaat’e yönelik eleştirileri zaman içinde evrilmişti. Bunun en somut örneği ise askerlerle ilgiliydi. Eygi, 1982’de silahlı kuvvetlerde yaşanan tasfiye hareketini önlemek için Ankara’ya Genelkurmay Başkanlığı’na gitmiş, tanıdığı isimlerle görüşmeye çalışmıştı. Askeri okullardan muhafazakâr öğrencilerin atılacağını Işıklar Askeri Lisesi’nde görev yapan bir subaydan öğrenmişti.

1986’da yaşanan tasfiye dalgasını ise tamamen Hizmet’in yanlış hareket etmesine bağlıyor ve Hizmet’i “Astsubaylarla orduyu ele geçirmeye çalışmak”la suçluyordu. O tarihlerde hava kuvvetlerinde onlarca astsubay Hizmet mensubu oldukları için ordudan ihraç edilmişti. Eygi’ye göre bu Hizmet’in küçük düşünmesinin göstergesiydi.

Eygi, bu konuyu ayda en az bir kere yazıyor, Hizmet’i dindarları ordu içinde barınamaz hale getirmekle itham ediyordu. Ona göre Türk Silahlı Kuvvetleri, İslami bile olsa bir hizbin eline geçmemeliydi. 28 Şubat Süreci’nde ve sonrasında bu konudaki yegane hedefi Hizmet olacaktı. Cemaat’i TSK’yı ele geçirmeye çalışmakla suçlayacaktı.

Ancak aynı Şevket Eygi, Genelkurmay Başkanlığı Personel Dairesi’nde subaylarla ya da zamanında Deniz Kuvvetleri’nde görev yaptığı sırada İskender Pala’yla görüşmekten çekinmeyecekti. Genelkurmay’dan ziyaretine gelen subay arkadaşına, zaman zaman eline geçen şahıs dosyalarıyla ilgili istihare yapmasını tenbih edecekti.

Mehmet Şevket Eygi, hepimiz gibi bir insan ve sadece siyahla-beyazdan ibaret değil, epey farklı renkleri de içinde barındırıyor. Bir gün kedilere, sokak köpeklerine, karınca ve kuşlara gösterdiği merhametten, insanları da nasipli kılmak isterse karşısında sadece dost gönüller bulacak.