Nişantaşı, Teşvikiye, Maçka, Topağacı… Sıradan gazete okuru, televizyon izleyicisi için bu semtler ya magazin sayfalarının konusu, ya da ünlülerin cenaze törenleriyle gündeme gelir. Ancak kültür ve sanata aşinalığınız varsa, Beşiktaş-Akaretler’de başlayıp, Vali Konağı Caddesi’nde sonlanan, Topağacı ve Maçka Parkı arasında kalan bu bölgenin sizin için bir merkez olduğunu bilirsiniz.

Portakal Müzayecilik’ten Beyaz Müzayede’ye, Nişantaşı Müzayede’den Antik A.Ş’ye, Burak Filateli’den İstanbul Müzayede’ye kadar irili ufaklı müzayede şirketleri, Troy’dan, Maçka Sanat Galerisi’ne, Dirimart’tan Lebriz’e ünlü sanat galerileri birbiriyle içiçe girmiş bu semtte yeralır. Antika şirketleri, dekorasyon mağazaları da bu bölgenin yükselen popülaritesinden yararlanmak için birer ikişer buraya akın etmişlerdir.

Gelenlerin bir kısmı kiraların yüksekliği, giderlerin pahalılığı gibi çeşitle sebepler yüzünden kısa bir süre sonra semte veda ederken, bir kısmı da tutunmayı başarır ve yolculuğuna burada devam eder. Tabii, her yerde, her semtte olduğu gibi bu bölgenin de yerlileri vardır. İsimleri uzun yıllar Nişantaşı’yla, Teşvikiye’le birlikte anılanların başını Besi Cecan’ın büyük bir çabayla işlettiği TEM Sanat Galerisi, Cumalı Sanat Galerisi çeker.

“NAİFLERİN SER ÇEŞMESİ”

Bunların arasında hiç şüphesiz en önemlilerinden bir tanesi de, Galeri Oda’ydı. Yakın zamanda Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik zorluklar ve siyasi-sosyal atmosfer yüzünden kapılarını kapatan Galeri Oda, Türk Resim Sanatı açısından son derece önemli bir işe imza atmış, faaliyette bulunduğu 23 sene boyunca Türk Naifleri’ne, naif resmin Türkiye temsilcilerine ev sahipliği yapmıştı.

Farklı mesleklerden, farklı dünyalardan gelip, sanat eğitimi almadan özgün bir anlatıma sahip, resim tekniğine hakim sanatçılar biraz da Galeri Oda’nın kendilerine her zaman kapılarını açık tutmasıyla bugünlere gelebilmişlerdir. Oda, 1991’de resim alıp satmak için açılmış, adı gibi tek odalı bir galeriyken, sahibesi Fatma Ekeman’ın radikal bir kararıyla sergilere ev sahipliği yapan bir galeriye dönüşmüş, varolanlardan ayrışmak için farklı bir kulvara, naif sanatçılara yönelmiş.

Benim galeriyi tanımam ve Ekeman’la tanışmam da, galerinin açılışından dokuz yıl sonraya rastlamıştı. Şimdi yoluna sanat galerisi olarak devam eden, o dönemin ünlü müzayedeci şirketi Maçka Mezat, bir Nedim Günsür resmi satmıştı ve bu resim, elde ettiğim bilgilere göre sahteydi. Konunun haberleştirilmesi için, işin aslını bilen isimlere ihtiyacım vardı ve bu nedenle, iyi bir referansla Oda’nın yolunu tuttum. Galerinin sahibesi Fatma Ekeman’la bu sayede tanıştım. Ekeman sahtecilik konusuna girmedi, ama bu sayede aramızda bir dostluk başladı.

Ben o dönemde çalıştığım Aktüel’in Nişantaşı’nda olmasının da verdiği fırsatla sık sık Oda’ya uğramaya başlamıştım. Ekeman, işinde hassas, her ay düzenli sergi açmayı aksatmayan bir isimdi. Hatırladığım ilk sergi Ankara’da yaşayan Malatyalı bir suluboya sanatçısı Vahap Akbaş’a aitti. Sanatsever bir gazeteciydim ve evimi de sanat eserleriyle dekore etmek için uğraşıyordum. Bu yüzden Akbaş’ın bir resmini satın almıştım.

Sonrasında Hayrettin Sönmez, Esra Sirman, Fatih Sarmanlı, Sema Çulam, Bengisu Yıldırım, Selçuk Nartur gibi isimleri Oda’da açtıkları sergilerle tanıma imkanım oldu. Oda benim için hem güzel resimler görebileceğim bir galeri hem de güzel bir sohbet mekanıydı. Çoğu zaman günün yorgunluğunu, geçerken uğradığım ve Bahar Pastanesi’nden aldığım sakızlı Paskalya Çöreği’yle burada atıyor, sergi açan sanatçılarla tanışıyordum.

TÜRKİYE’NİN İLK KADIN SPİKERİ

Oda’nın Fatma Ekeman dışında sürekli orada bulunan başka bir ismi daha vardı: Mekşufe Ekeman. Hayli ilerlemiş yaşına rağmen, Mekşufe Ekeman gündemi çok iyi takip eder, sorularıyla ne düşündüğümü öğrenmeye çalışır, muhabbet açardı. Karşılaşmalarımızda, her bir harfin üzerine basarak, “Opçin, nasılsın? Ne var, ne yok?” diye sorar, çayına eşlik eden sigarasından derin bir nefes çekerdi.

Mekşufe Ekeman, doğma büyüme İstanbulluydu ve Üsküdar Amerikan Kız Lisesi mezunuydu. İstanbul Radyosu’nun ilk kadın spikeri Mekşufe Ekeman, görevine ünlü spikerler Tarık Gürcan ve Selahattin Küçük’le birlikte başlamıştı. Ekeman, o günleri bir söyleşisinde, “O günlerde yayına yeni başlayacak İstanbul Radyosu’na sınavla spiker alınacaktı. Ağabeyim Fikret Minisker Ankara Radyosu’nun ilk teknisyenlerindendi. Aileden radyoya ilgi var. Spiker arandığını öğrenen annem beni teşvik etti. 200 adayla sınava girdim. İki erkek, bir kadın spiker alınacağını biliyorduk. İlk gün ses sınavından geçtim. O gün Temmuz’un 25’ydi. Okuduğum metni hatırlıyorum. O metin ‘Dün gazeteciler bayramıydı.’ diye başlıyordu. İkinci gün mülâkat sınavına girdik. Jüride Emel Gazimihal, Nurettin Sevin ve Refik Ahmet Sevengil vardı. Sınavı ben ve rahmetli arkadaşlarım Selahattin Küçük’le Tarık Gürcan kazandık” sözleriyle anlatmıştı.

1951’de dünyaya gelen Fatma Ekeman ise İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu Tekstil Bölümü’nü bitirmiş, kısa bir süre sonra başladığı fotoğrafçılıkta, pek çok önemli işe imza atmış, daha sonra galericilikte karar kılmıştı.

Galeri Oda’nın müdavimleri vardı ve bunların önemli bir kısmını eski Nişantaşılı dostlarla Galatasaraylılar oluşturuyordu. Ekemanlar, maaile Galasaraylıydı. Fatma Ekeman bildiğim kadarıyla, aynı zamanda Galasaray’ın Divan Kurulu üyesiydi.

MUTLULUK IŞIKTAN DOĞAR

Galeri Oda, son dönemlerinde benim ruhuma hitap eden birbirinden güzel sergiler açmıştı. Özellikle farklı ressamların “Kış” temalı resimlerinden oluşan sergiyi hemen hergün ziyaret etmiştim. Kısa bir süre sonra da Selçuk Nartur’un suluboya resimlerinden oluşan sergisine rastgeldim.

Nartur’un adını daha önce duymamış, resimlerini görmemiştim. Ancak İngiliz tarzı suluboya çalışmalarına imza atan sanatçının eserleri beni büyülemişti. Sergi sırasında Nartur’la tanışma şansım oldu. Ekeman, eserleri çok sevdiğimi söyleyince Nartur, özel olarak ilgilendi ve bazı manzara resimlerinin nerede yapıldığı tahmin etmemi istedi. Ben de ışığın resimlerdeki durumuna göre tahminlerde bulundum. Çalışmaların bir çoğu Kuzey Ege ve Trakya’da yapılmıştı.

Kuzey Ege ve Trakya, bana her zaman hüzünlü bir mutluluk veriyordu ve bundan çok hazzetmiyordum. Benim halet-i ruhiyeme İzmir ve güneyi uygundu. Ege ve Akdeniz’in güneşi cıvıl cıvıldı ve insana hayatiyet bahşediyordu. Nartur, bu durumu sanatçı gözüyle okumuş, resimlerine de böyle yansıtmıştı. Güneş ışıklarının eğimiyle, bölgenin bitki örtüsünün bu durumla oldukça ilgili olduğunu söylemişti. Ege’de iğne yapraklı ağaçlar hakimdi ve bu yüzden ışık tabana ulaşıyor, her yeri aydınlatıyordu. Ancak kuzeye çıkıldıkça bu durum değişiyor, yaprağını döken ağaçların geniş yaprakları yüzünden güneş ışıkları her yere ulaşamıyor, bu da bölgeye loşluk veriyordu. Selçuk Nartur’la dilimiz ve zevklerimiz uyuşmuş, yaptığı resimleri merakla takip etmeye başlamıştım. Hatırladığım kadarıyla o dönemde, yakın aralıklarla Galeri Oda’da iki sergi açmış, atelyesinde birbirinden güzel çalışmalara imza atmıştı.

Dostlukların demlendiği, kesifleştiği bir dönemde Galeri Oda’ya çok ciddi bir teklif gelmiş, bu da sanat piyasasının türlü zorluklarıyla boğuşan Fatma Ekeman’ı etkilemişti. Bir kargo şirketi, açtığı şubesine Galeri Oda’nın bulunduğu bölümü de eklemek istiyordu. Nişantaşı’nda kiralar, hele hele işyeri kiraları astronomik rakamlara yükselmişti. Pek çok durumda iş yapmak yerine kira almak çok daha kârlıydı. Ekeman da, yıllar içinde büyütüp, belli bir noktaya getirdiği galerisinden istemeyerek de olsa, ayrılmayı seçecekti.

Galeri Oda kapandı, Mekşufe Ekeman kısa bir süre önce rahmete kavuştu. Ancak hem hatıralar hem de dostluklar, Galeri Oda’dan aldığım tablolar gibi uzun süre yaşamaya devam edecek…