Gözden kaçan bir bilgi yoksa Türkiye’nin piyasa kuralları ile işleyen bir ülke olmaktan çıktığını söylemek zorundayız. Batı ülkelerinde açıklanan ekonomik verilerin ve önemli siyasî beyanların, bilginin içeriğine göre piyasalarda mutlaka pozitif yada negatif bir karşılığı vardır. Olmak zorundadır. Ama Türkiye’de bir süredir piyasanın üst aklı farklı çalışıyor! Reza Zarrab’ın ABD mahkemesinde İran’a ambargoyu nasıl deldiğini, banka ve bakan isimleri vererek yapması  yolsuzluğu ve hayali ihracatı ete kemiğe büründürdü. Bunun arkasından ABD tarafından hukukî, adlî ve ekonomik pek çok yaptırım gelebilir. ABD daha önce Volks Wagen, Commerzbank, Fransız BNP ve İtalyan bankalarına farklı konularda dava açmış ve milyar dolarlık cezalar kesmişti.  Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch de Zarrab davasının sonucuna göre Türk bankalarının ve genelde Türkiye’nin kredi notunun düşebileceğine dikkat çekmişti. Yani durum ciddinin de ötesinde vahim. Ama piyasalar tınmadı bile. Reza Zarrab sanki bu ülkede hiç yaşamamış gibi yaptı. BIST yerinde saydı, döviz düştü.

Benzer bir duyguya 12 Ocak 2016’da İstanbul Sultanahmet’te IŞİD tarafından gerçekleştirilen terör saldırısı sonrası Borsa’nın sanki bir şey olmamışçasına yükselmesi sırasında da kapılmıştım. Ortada terör saldırısının etkisini boşa çıkaracak hiçbir veri yokken Borsa’nın saldırıyı görmezlikten gelmesi gerçeklik algısına zarar verecek bir durumdu. Öncesinde analistlere bu çapta bir terör saldırısının borsayı olumsuz etkileyip etkilemeyeceğini sorsak istisnasız hepsi sert düşüş olacağı şıkkını işaretlerdi. Aynı soru Zarrab ifşaatları öncesinde de sorulsa zannediyorum hiçbir ekonomist dövizin 5 kuruş düşeceğini söyleyemezdi.

Gelelim Reza Zarrab’ın açıklamalarının Türkiye için taşıdığı risklere. Genel anlamda bu riskleri iki başlık altında değerlendirebiliriz. Ekonomik ve siyasî riskler. Zarrab davasında ismi geçen 8 isim var. Bu isimlerden üçü AKP hükûmetinin eski bakanı ve biri de dönemin başbakanı. Eski bakanlarla alakalı cezalar ses getirse de siyasî sonuçlarının yıkıcı olması zayıf ihtimal. Ama mahkeme Zarrab’ın iddia ettiği gibi söz konusu hayalî ihracatın dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın himayesinde yapıldığı hükmüne varırsa bunun hem Türkiye’nin dış siyasetine hem de iç siyasetine etkisi olacaktır. Zira bu durumda Erdoğan uluslararası bir suçluya dönüşecek ve yurt dışına çıkması sakıncalı hale gelecektir.

Ekonomik sonuçlarında ise geçmişte benzer davalara verilen cezalar bu konuda bir fikir verecektir.  Örneğin 2014’te Fransız bankası BNP, İran yaptırımlarını ihlal ettiği için Amerika’ya 9 milyar dolar ödemek zorunda kalmıştı. Zarrab İran’ın parasını aklama sürecinde başta Halkbank olmak üzere başka bankaların ismini verdi. Ziraat Bankası, Denizbank, Finansbank, Kuveyt Türk, Aktif Bank, Vakıfbank. Başka banka isimleri de var. Olayın merkezindeki Halkbank başta olmak üzere ambargonun delinmesine yardımcı olan bankalara suçun niteliğine göre cezalar gelecektir. Uluslararası görünümü sürekli negatife kayan Türkiye’de bu sonuçlardan kendi payına düşeni alacaktır.

Zarrab ABD mahkemesinde birbirinden ilginç bilgiler verirken bazıları canımızı çok acıttı. İşte size bir diyalog:

Zarrab: Biz Türkiye’deki sistemi Çin’e taşımak istedik. Çünkü İran’ın Çin’de de paraları vardı. Ancak 2 aylık uğraştan sonra bunu yapamayacağımızı anlayıp bu çalışmaya son verdik.

Savcı: Neden başaramadınız?

Zarrab: Çünkü diyaloğa geçtiğimiz Çin bankaları İran ismini duyunca hemen geri çekiliyordu.

Şimdi dünyada aklı başında olan hatta olmayan ülkeler dahi ABD’nin ambargo uyguladığı bir ülkenin kural dışı işlerini yapmaya cesaret edemezken Türkiye bu işe nasıl ve niçin soyundu? Birkaç kişinin çıkarı için ülke çıkarları nasıl bir kenara itildi?