Gazetecilik sürprizi bol meslektir. Bazen küçük bir haber diye önemsemediğiniz bir olaydan kocaman bir skandal çıkar. Bazen heyecanla peşine düştüğünüz, güvendiğiniz haber elinizde patlar. Bazen de haber kendi içinden yepyeni haberler üretmek için ipuçları barındırır. Bazı haberler, aslında haber kuluçkasıdır, deştikçe karşınızda yeni yeni gelişmeler ve ilişkiler bulursunuz.

2000’in son aylarında üçüncü şıkka giren bir haber yapmıştım ve yaşanan olaylar zinciri, haberler silsilesi beni 2001 Haziran’ın da kitap sahibi bir yazara dönüştürmüştü. Bu haberin baş aktörlerinden birisi de ünlü ressam Faruk Cimok’tu. İsterseniz önce o haberden başlayalım, sonra da asıl konumuza, Faruk Cimok’a gelelim…

2000 Türkiye’de bir devrin son yılıydı. 1990’lar özellikle bankacılık sektöründe büyük kârların yaşandığı, yeni patronların türediği zamanlardı ve bu özellikle müzayede piyasasına muazzam bir canlılık getiriyordu. Hemen her müzayede haberi yeni bir rekorla birlikte gazetelerde yer buluyordu. Bu haberlerde sık sık adı geçen müzayede şirketlerinden birisi de Maçka Mezat’tı.

Ahmet Utku’nun sahibi olduğu Maçka Mezat, sonbahar müzayedesi düzenlemiş ve bu müzayede de Nedim Günsür’ün “Göçerler” tablosu satılmıştı. Ancak bu tablo, sonradan anlaşıldığına göre sahteydi. Konuyla ilgili Aktüel’e gelen bilgiyi ben takip etmiş ve haberleştirmiştim. Sonrasındaki gelişmelerle birlikte “Değmesin Yağlıboya-Türk Resminde Sahtecilik” adıyla kitaplaştırmıştım.

MEKANLARI ÜNLÜLERLE BULUŞTURUYOR

Bu haberi hazırlarken Faruk Cimok’la tanışmıştım. Cimok, Bayram Karşit’le birlikte Maçka Mezat’ın resim eksperliğini yapıyordu. Tablolar her iki ismin onayından geçiyor, varolan imzayla resmin aynı kişiye ait olduğunun olurunu bu isimler veriyordu. Haberi hazırlamak için Ahmet Utku’yla görüşmeye gittiğimde karşıma çıkan isimlerden birisi de Cimok’tu.

Ancak Cimok, bir tablonun sahtelik tartışmasından çok daha önemli sözler söylüyordu. Resim piyasasında muazzam bir gerilim vardı ve bu yüzden belinde silahla dolaşmak zorunda kalıyordu. Bu söz hemen dikkatimi çekmiş ve Cimok’la bir röportaj yapmanın yollarını aramaya başlamıştım.

Bu görüşmeden kısa bir müddet sonra Cimok’un atölyesinde buluşmuş ve yaşadıklarını birinci elden dinleme şansı bulmuştum. Ancak bu arada Faruk Cimok’un resmini keşfetmiştim. Atölyesinde büyük bir çınar ağacının altında bir Çerkes Düğünü’nü resmetmiş, ışık-gölge oyunlarıyla oldukça başarılı bir kompozisyona imza atmıştı.

1956 Hatay-Reyhanlı’da doğan Faruk Cimok, kendine has bir resim üslubuna sahipti. Modern hayatı yorumlayan klasik bir ressam olarak tanımlanıyordu. Özellikle o dönemde yapmış olduğu resimlere ünlü isimleri yerleştirmesiyle dikkat çekiyordu. Taksim resminde karşınıza bir Hilmi Yavuz çıkıyordu. Çiçek Pasajı’nda içki masasında Raffi Portakal gülümsüyor, Beşiktaş İskelesi’nde Vural Beyazıt el sallıyordu.

ŞİRKETLERİN VAZGEÇİLMEZ EKSPERİ

Hasılı Cimok, sürprizli işler yapmayı seven bir isimdi. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim almış ve mezun olduğu 1979’da ilk sergisini açmıştı. Resminde Taksim, İstiklâl Caddesi, Çiçek Pasajı, Ortaköy çok sık işlediği mekanlardı. Daha sonra bu mekanlara Teşvikiye Camii ve Eyüp Sultan Camii eklenecekti. Tabii Cimok resminin olmazsa olmazlarından birisi de güvercinlerdi.

Cimok’un oluşturduğu her kompozisyonda ya öbek öbek ya da bir kaç tane güvercin mutlaka yeralıyordu. Grinin farklı tonlarındaki güvercinler, umudu, masumiyeti, huzuru simgeleyen bir figüre dönüşüyordu. Cimok hem resim yapıyor hem de müzayede şirketlerine ekspertizlik hizmeti veriyordu. Resim tarihiyle ilgili birikimi müthişti. Ancak bu birikimi “isteksizce” kullanıyordu.

Zekiydi, daha sonra vakıf olduğum ilişkiler ağını çok iyi idare ediyordu. Hiç tartışmasız iyi bir ressamdı. Piyasada bilinen işlerini bir tarafa bırakmak kaydıyla, özel koleksiyonlarda ve atölyesinde gördüğüm resimleri bu konunun en önemli tanıklarıydı. Resim piyasasında yaşanan yanlışlıkların farkındaydı, ama düzeltemeyeceğini çok iyi biliyor, bu yüzden işleri oluruna bırakıyordu.

Günlük konuşmalarında abartılı, uç örnekler vermekten çok hoşlanır, karşısına çok nadir çıkan olayları birbiri ardına sıralamaya bayılırdı. Bir dönem Merkez Bankası’nın, 2001 Krizi’nde tarih olacak Körfez Bank’ın sanat danışmanlığını yapmıştı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Em. Ora. Vural Beyazıt’a resim dersleri vermiş, Paşa’nın sergi açmasına yardımcı olmuştu.

İMZASINI YANLIŞ ATMIŞ

Bu sayede Deniz Kuvvetleri Komutanlığı resim yarışmaları düzenlemeye başlamış, resmin “paşaları”nı seçmişti. Yarışmaların değişmez jüri üyelerinden birisi de Faruk Cimok’tu. Beyazıt’a aşıladığı resim zevki sayesinde Deniz Kuvvetleri’nde ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çeşitli birliklerinde bulunan resimlerin envantere geçmesini sağlamıştı.

Benim müzayede kataloğlarında bulduğum her sahte resim sonrasında Cimok’un keyfi kaçıyor, ancak bunu mümkün mertebe belli etmemeye çalışıyordu. Ustalıklı manevralarla karşı karşıya gelmemizi engelliyordu. Bazen yaptığı işleri savunurken, uçuk cevaplara sığındığı da oluyordu. Portakal Müzayede’nin bir kataloğunda iki önemli resim üzerinde ciddi kuşkularım vardı. Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı’ya ait resimlerin imzaları oldukça problemli gözüküyordu.

Çallı’nın imzası başka bir ressamın imzasının üzerine atılmıştı ve dikkatli bir gözle bakınca bunu farketmek mümkün oluyordu. Müzayedenin eksperleri arasında yeralan Cimok’a konuyu aktarmış, buna rağmen tabloya neden onay verdiğini sormuştum. Verdiği cevap tek kelimeyle harikaydı: “Tuncaycığım, adam ismini yanlış yazmış. Ne var bunda?” Bahsettiği isim İbrahim Çallı’ydı ve Cimok’a göre bu kudretli ressam imzasını atmaktan acizdi!

Faruk Cimok, bir müddet sonra yaşanan olaylardan sıkılmış, ayak altında olmamak için Nişantaşı’ndaki atölyesini kapatmış ve Anadolu Yakası’na taşınmıştı. Daha sonra Muğla-Dalyan’da bir ev almış ve burasını sanat merkezi yapmak için uğraşmaya başlamıştı.

Cimok, tıpkı Nazmi Ziya, Hüseyin Avni Lifij, Şevket Dağ gibi Kafkasya kökenli bir ressam. Yıllardır İstanbul’un şehir hayatına damga vuran mekanları, renkli kişilerle buluşturup, resmediyor. Hayatı tuvalindeki renkler gibi her daim canlı olsun.