11 gün önce Muharrem’e girdik ve medya/sosyal medyanın İslamcı yayınları ve kullanıcıları, yılbaşına alternatif bulmanın heyecanıyla Hicri yılbaşı kutlamalarına başladı. Tabii ki Muharrem, yeni Hicri yılın başlangıcı. Ancak Müslümanlar için Muharrem’in anlamı, sadece ayın biriyle ve yılbaşıyla sınırlı değil. İsterseniz önce bu aya, özellikle ilk oniki güne önem atfeden Alevilerden başlayalım.

Aleviler için yılın en kutsal günleri, Muharrem’de yaşanır ve bu ay oruç günlerini içinde barındırır. Aleviler, Muharrem’in ilk on iki gününde, “On İki İmam”a nispet edilen orucu tutarlar. On ikinci günün sonunda, oruç sona erer ve Cem yapılır. Bektaşiler de ise oruç onuncu gün biter ve kurban “tığ”lanır.

Sünniler için de Muharrem’in ilk on günü Hz. Muhammed’in tavsiyeleri doğrultusunda değerlendirilir. Zorunlu olmamakla birlikte oruç tutulur, sadaka verilir, yakınlara, akrabaya, eşe dosta yardım yapılır. Sünni tarikatlerde de durum, Bektaşilerden farklı değildir.

Ancak Muharrem’i Müslümanlar için önemli kılan ve hayatlarına damga vuran asıl olay Hz. Hüseyin’in 10 Muharrem’de, Kerbela’da öldürülmesidir. Hz. Hüseyin ve akrabalarından oluşan 72 kişinin katledilmesi, İslam tarihinin en büyük trajedisi olarak kabul edilecek, yüzyıllar boyunca unutulmadan günümüze kadar gelecektir.

ZAMAN’DA KÖŞE YAZDI

Yazının giriş paragraflarını Muharrem ayının kutsiyeti ve Hz. Hüseyin’in öldürülmesiyle açsam da, bu konular asıl itibariyle ilahiyatçılar ve tarihçilerin ilgi alanına girer. Ancak Muharrem aynı zamanda bir kültürdür ve bu kültürü, günümüze taşıyan isimler vardır. Benim bugün anlatmak istediğim, bu kişiler arasında özel bir yeri olan Nezih Uzel’di.

1938’de Bursa-Mudanya’da dünyaya gelen Nezih Uzel’i kamuoyu müzisyen kimliğiyle tanıdı. Doğrudur, Nezih Uzel müzisyendi, ama bu onun tek kimliği değildi. Uzel, Galatasaray Lisesi’nden mezun olmuş, bu yüzden çok iyi Fransızca bilen ve çok değerli kitapları Türkçe’ye kazandıran bir çevirmen, fotoğrafçı, yazar, Mevleviliği ve Semâ’yı yurtdışına açan, hasılı bir koltukta pek çok karpuz taşıyan bir isimdi.

Muhafazakârlar Nezih Uzel’i 1988’de Zaman’da yazmaya başlamasıyla tanımışlardı. Ben de çıktığı ilk günden itibaren Zaman alıyordum ve bu isim yazdıklarıyla dikkatimi çekmeye başlamıştı. Dış politika sayfalarında kaleme aldıklarıyla çok ilgilenmesem de, zaman zaman İstanbul, Osmanlı hayatından örnekler verdiği yazılarını hiç kaçırmadan takip ederdim.

Sonrasında da Uzel’in toplumun farklı kesimlerinde sevilip, sayılan bir isim olduğunu farkettim. Aksiyon’un kuruluş günlerinde Hasan Sutay ve Yalçın Çetinkaya’yla birlikte ziyaret etmiş, fikirlerini almak istemiştik. O gece Nezih Uzel, zengin müzik arşivinden çok güzel eserler dinletmiş ve tadına doyamadığımız bir sefa yaşamıştık.

Nezih Uzel, Üsküdar-Fıstıkağacı’nda soyadını taşıyan bir apartmanın en üst katında yaşıyordu. Elektronik seslerden nefret ettiği için, dairesinin zilini iptal etmiş, bunun yerine iple çalışan bir çıngırak takmıştı. Uzel’in evi her dem dolup-taşan bir tekke gibiydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde bile yeni ziyaretçiler gelir, isteyenler orada yapılan müzik çalışmalarına dahil olur, Uzel’in süzgecinden geçenler tekke evin müdavimleri arasına katılabilirlerdi.

ÖZBEKLER TEKKESİ’NDE YETİŞTİ

Uzel, tartışmasız çok iyi bir kudümzendi ve bu yüzden TRT İstanbul Radyosu kadrosuna girmiş, buradan da emekli olmuştu. Nezih Uzel, kudümzenliğini şaşırtıcı bir biçimde örgün eğitime değil, tekke “meşk”ine borçluydu. Uzel’in adı, Üsküdar Özbekler Tekkesi’yle birlikte anılırdı. Tekke’nin son şeyhi Necmettin Özbekkangay’ın öğrencisi olan Uzel, burada yapılan meşklerde yetişmişti.

Uzel’in müdavimi olduğu yıllarda Özbekler Tekkesi, İstanbul’da tasavvufi hayatın zar zor devam ettiği yerlerdendi. Burada belli fasılalarla toplanan sufiler, polis baskınından korunmak için müziğe sığınmışlardı. Herhangi bir nahoş durumda, polislere göstermek için içki şişeleri bulundurmak Uzel’in aklına gelmiş ve uygulanmış bir yöntemdi.

Nezih Uzel, “şeyh baba” dediği Nakşi-Yesevi Şeyhi Necmettin Özbekkangay’dan “hizmet hilafeti” almış, bunu uzun yıllar sonra Chronicle’da Doç. Dr. Ali Satan’a anlaşmıştı. Özbekkangay, hiçbir kimseye “irşad hilafeti” vermemiş, tekkesinin insanlara hizmet ederek yaşamasını arzu etmişti.

Ben, kendi yolumun muhabbetine aykırı bulduğum için Nezih Uzel’in daimi müdavimi olmamıştım, ama tamamen uzak da kalmamıştım. Yolumuz sıklıkla Beyoğlu Simurg’da kesişir, selamlaşır, muhabbet ederdik. İstanbul’daki hiçbir konserini de kaçırmamıştım.

Uzel, bir kısmı çeviri 25 kitaba imza atmıştı. Bunların arasında hiç şüphesiz en önemlisi Yüzbaşı John Godolphin Bennett’le yapmış olduğu röportaj kitaptı. İşgal yıllarında, İstanbul’daki en önemli İngiliz subaylarından birisi olan Bennett, Atatürk’ün Samsun’a gidişiyle ilgili oldukça ilginç detaylar anlatmıştı. Bennett’le Uzel’in yolları, emekli yüzbaşının tasavvufa merak salmasıyla kesişmişti.

OSMANLININ SON KUŞAK SUFİLERİ

Ancak Nezih Uzel’i önemli kılan, bence bunların hiç birisi değildi. Yüzbaşı Bennett’e mutlaka başka bir isim de ulaşır, röportaj yapabilirdi. Hiç şüphesiz çok daha iyi kudümzenler, müzisyenler yetişir, Uzel’i geçebilirlerdi. Nezih Uzel’i erişilmez kılan ise, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ulaşan “son sufiler”i tanımış, bunlarla hemdem olmuş olmasıydı. Mevlevilerden Kadirilere, Cerrahilerden Arusilere, Hamzavi-Melamilere, Nakşi Yesevilere kadar her meşrepten sufiyle tanışmış, bu kültürün yaşaması için bir taşıyıcı olma görevini seve seve yerine getirmişti. Bu anlamda Nezih Uzel’in Bağlarbaşı’ndaki ve daha sonra taşındığı Sapanca’daki evleri, adeta birer akademi görevi görmüştü.

Nezih Uzel, yaşadıklarının, bildiklerinin çok azını kaleme almış, büyük çoğunluğu özel sohbetlerde kalmıştı. Habertürk’te Murat Bardakçı Tarihin Arka Odası’na davet ederek Uzel’in bildiklerini bir nebze de olsa, kamuoyuyla paylaşmasını sağlamıştı. Uzel’in Kutsi Ergüner’le birlikte hazırladığı albümler tasavvuf neşesinin geniş bir çevreye ulaşmasını sağlamıştı.

Uzel, İstanbullu her sufi gibi Ehl-i Beyt-i Mustafa aşkını bilen, bunu hisseden bir isimdi. Bu yüzden 10 Muharrem mersiyelerinden bazılarını da içine alan Bektaşi Nefesleri’ni albümleştirmiş, bunların “tekke tavrı”yla okunuşlarını gelecek nesillere emanet etmişti.

Uzel, 1 Mayıs 2012’de şeker komasını takip eden kalp kriziyle hayata veda etti. “Halde haldaşı, yolda yoldaşı, namazda safdaşı” Kutsi Ergüner’in Paris’ten gelmesi beklendiği için cenazesi iki gün sonra Bağlarbaşı Camii’nden kaldırılarak Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi. Vefatının duyurulması için okunan selâdan, camideki ve mezarlıktaki törene kadar her şey İstanbul tekke kültürünün adabına uyularak yapıldı. Akşam yapılan duası da Mevlevi usulünceydi.

Nezih Uzel, her zaman büyük hasretle andığı Şeyh Babası’na kavuştu. Tekke müziği yaşadıkça, 10 Muharrem’de mersiyeler okundukça, Bektaşi Nefesleri dinlenildikçe Uzel anılmaya, rahmetle hatırlanmaya devam edecek…