Bir zamanlar Emerson’un sözünü teselli diye hatırlardım: Çığlık atmak bazen tez yazmaktan iyidir.

Bu cümle aslında birçok yazarın üniversiteye bakışı hakkında fikir veriyor. Mezun olduğu okulun (Harvard) özgün düşünürler yerine kitap hamalları yetiştirdiğini de söylemişti Emerson. Akademiyle başı hoş olmayan tek yazar o değil: T. S. Eliot üniversiteyi bırakıp banka memuru olmayı seçerken, “Oxford çok güzel ama bir ölü olmak istemiyorum,” demişti. Çağdaşı ve ustası Ezra Pound ise konuya her zamanki seçkinci yaklaşımını getirdi: Eğitim yalnızca öğrenmekte ısrar edenlere verilmeli, gerisi “çobanlık”tan ibarettir. Akademinin “aptallık”larından bunalan Wittgenstein, Norveç’te bir dağ köyünde inzivaya çekildi. Üniversiteye karşı kendi içinde en tutarlı itiraz ise Oscar Wilde’ın parıltılı zekâsından gelmişti: Bilinmeye değer bir şey zaten öğretilemez.

Her şey orada öğrenilmez ama üniversite güzeldir yine de. Üniversite kampusunun şiirselliğini “Tılsım” romanında Roberto Bolaño yakalamıştı. Bolaño (toplu şiirleri “Meçhul Üniversite” adını taşır) şairlerin buluştuğu bir üniversite kantinini “uğruna gözyaşı dökülecek bir kantin” diye anlatır. 1950’lerdeki İstanbul Üniversitesi kantini gibi: Onat Kutlar, Hilmi Yavuz, Erdal Öz, Kemal Özer ve diğerleri, orada Türk edebiyatının en özgün yayınlarından “a” dergisini hazırlamışlardı. Sahi, edebiyatımızda gerçekten iz bırakan bir ‘kampus romanı’ (örneğin bir “Pnin”) neden yok?

Türkiye’de üniversiteler eğitim veya edebiyat değil, iktidar hakkında konuşurken ya iktidar üniversiteler hakkında konuşurken gündeme geliyor. Birkaç yıl önce  YÖK başkanının telaşla değiştirildiği günlerde, William Deresiewicz’in çok tartışılan kitabını* okuyordum. Yazar en seçkin Amerikan üniversitelerindeki eğitimin niteliğini sorguluyor, adından da  anlaşılabileceği gibi (“Kusursuz Koyunlar”) en elit üniversite eğitiminin bile özgür düşünceli bireyler yerine tek kalıptan çıkmış insanlar yetiştirdiğini söylüyordu. Kısacası, demeye getiriyordu Deresiewicz, sözcüğün kökeni “universitas” (evren/evrensel) olduğuna göre, üniversitenin amacı evrensel ve sıra dışı bireyler yetiştirmektir. Tersinden söylersek: “Yerli ve milli” üniversite tanım gereği oksimorondur.

Baskıcı yönetimler üniversiteyi daima bir iktidar aracı olarak görmüştür. Mussolini’nin akademisyenlerini hatırlayalım. 1930’lar Almanya’sında da Nazi rejimi kendi ‘üniversite’sini kurmakta gecikmemişti. Heidegger’in bu dönemdeki Freiburg Üniversitesi rektörlüğü, adının yanında çıkmaz bir leke olarak kaldı. Elbette her iktidar kendine ait ‘aydın’lar ister – ikinci/üçüncü sınıf entelektüeller olsa bile. Her iktidarın YÖK’ü kaldırmak yerine kurumun başına ‘kendi adamı’nı ataması bunu gösteriyor. Eğitim sorunlarına neşter vurmaktansa işin “çobanlık” kısmıyla uğraşmak daha kolay.

Yaşayan üç tane şair adı bilmeyen edebiyat mezunlarını, düzgün cümle kuramayan sosyal bilimcileri, diplomalı ‘teolog’ların halini görüyoruz. Akademik özgürlük sorunu ise daha çözümsüz görünüyor: “Susturulmuş bir akademik camia var,” diyen YÖK başkanı gözümüzün önünde susturulmuştu. Onlar yine iyi günlermiş: Son iki yılda binlerce üniversite çalışanının başına gelenleri gördük. Yüzlerce akademisyen barış istedikleri için hâlâ mahkeme kapılarını aşındırıyor.

Bütün bunlar yerine felsefe bölümlerinde temel fizik eğitiminin gerekliliğini, niçin edebiyat bilmeden sosyal bilimci olunamayacağını, Bizans incelemelerinin yetersizliğini, cinsiyet çalışmalarına neden yol açılmadığını konuşuyor olmalıydık. Gelgelelim, binlerce akademisyenin bir gecede sakıncalı ilan edildiği yerde bunlar da anlamını yitiriyor.

Yeni Türkiye ne kadarsa üniversiteleri de o kadar.

 

* Excellent Sheep, William Deresiewicz, Free Press.