CEVHERİ GÜVEN yazdı…

Doksanların zorunlu göç mağdurlarının sığınma alanı Diyarbakır Bağlar’da büyüyen genç kızlardan biriydi o. Ailesiyle beraber yaşadığı köyden kopartılmış, karnını doyurmanın mutluluk sayıldığı çocukluk yılları yaşamıştı.

Doğru dürüst temel eğitimin dahi olmadığı Diyarbakır’da, Zehra’nın sanat eğitiminden haberi yoktu zaten. Liseyi böylece bitirmişti ve üniversite ona çok uzaktı. İyi resim çizdiğini bilen arkadaşları özel yetenek sınavlarından sözettiler ona günün birinde. Üniversite sınavlarında rakipleriyle yarışacak donanıma ulaşması zordu ama özel yetenek sınavları üniversite eğitimi için bir şans olabilirdi. Heyecanlandırmıştı bu fikir onu.

Ve sonunda büyük gün geldi çattı. Mahalledeki kırtasiyeden aldığı H2B kalemiyle sınav salonuna girdi…

“O anı hiç unutmuyorum. Modeli oturttular ve çizin dediler. O an o salonda toplanan yüzlerce adayın arasında kendimi çok yalnız hissettim. Herkesin çantasında adını ve modelini dahi bilmediğim kalemler vardı. Yıllarca resim kurslarından aldıkları oran orantı dersleriyle ustalaşan bu adayların kalemleri ustaca tıraş etme şekilleri dahi bana çok artistik geldi, salondan çıkmak istedim ama çok geçti, sınav başlamıştı. Mecbur çizmeye başladım ne istedilerse kendimce çizdim ama kağıdın üzerine tüm bedenimi atmış şekilde oturuyordum, çizimlerimi kimsenin görmesini istemiyordum.

O kalemlerle ve o artistik duruşla muhtemelen harikalar yaratmışlardır diye düşünüyordum. Sınav bittikten sonra çıkıp ailemin yanına köye gittim, sınav sonuçlarına dahi bakmadım, bir ay sonra arkadaşlarımdan sınavı kazandığımı öğrendim. Demek gerçekten de insanlar aldıkları eğitimle ve ellerindeki teknik imkanlarla sanatçı olmuyormuş, sanatçıysan zaten sanatçısındır. Yani üniversiteyi ve resim bölümünü okumamın bir amacı yoktu. Öylesine okudum, zaten egemenler tarafından belirlenen ve çok kısıtlı olan birkaç saçma teknik bilgiden başka hiçbir şey öğrenemedim.”

Bu cümleler Zehra Doğan’ın, Erdoğan’ın kapattığı Nokta Dergisi’nde yayınlanan röportajından…

Zehra Doğan’ı bir haberin ayrıntısında görmüştüm. Polise gittiği haberlerin resimlerini de çizdiğini izah etmeye çalışıyordu umutsuzca. Kim bilir Zehra’nın resimlerden ne tip terör mesajları çıkarmıştı polisler..

Zehra farklı biriydi. Nokta’da bu farklılığa dikkat çekmek istemiştik.

Profesyonel mesleği gazetecilikti ve Türkiye’nin tek kadın haber ajansı JİNHA için çalışıyordu. Gündüz tanık olduğu ölümleri ve acıları gecenin sessizliğinde tuvale döküyordu. Çünkü gazetecilik, 20’li yaşlardaki Zehra’nın tanık oldukları için yetersiz kalıyordu.

“Cizre’de Eylül ayında ilan edilen sokağa çıkma yasağında Nur Mahallesi’nde Mehmet Emin Lokman adlı bir genç kapısının önünde katledilmişti. Annesi ölüm anını pencereden feryatlarla izledi. Dışarı çıkamazdı çünkü çıktığı an onu da öldüreceklerini çok iyi biliyordu. Annesi günlerce o evde kalmak zorunda kaldı, oğlu ise cansız bir şekilde kapının önünde yatıyordu. Evleri delik deşik olmuştu ve biz sadece annesinin çığlıklarını duyuyorduk ama yanına gidemiyorduk. Aynı mahallede 35 günlük Tahir Yaranmış adlı bebek de öldü. Gün geçtikçe bebeğin cesedi kokmaya başladı ve tüm sokağı kapladı. O kokuyu hala unutamıyorum”

Zehra o iki annenin acısın hangi haberle, hangi fotoğrafla ifade edebilirdi ki? Bu yüzden tuvalle gazetecilik arasında bir köprü kurmuştu.

Doktor Qasimlo, Kürt kadınlarını anlatırken “Bir çay doldur saki, Kürdün kadını kadar tatlı, bahtı kadar kara olsun” der..

Zehra Güneydoğu’da bir kadın gazeteci olarak zorluğu ikiyle çarpmıştı. Maaşını güçlükle alabiliyordu çünkü çalıştığı bağımsız kurumlar ekonomik olarak iktidar tarafından boğulmuş vaziyetteydi. Boya alabilmek bile yüktü. Cizre ve Nusaybin’de sıkışıp kaldığı sokağa çıkma yasağı günlerinde boya bulamamak dramatik bir mahrumiyetti Zehra için.

Nokta’daki röportajından sonra Zehra’nın hikayesi ve resimleri, uluslararası ilgi çekmeye başladı. Pek çok uluslararası kurum Zehra’nın hikayesini eserlerini yayınladı. Bu küçük şöhret Zehra için yeni problemler demekti.

Türkiye’de yaşanan hak ihlallerini bir biçimde dünyaya duyurabilen herkes Erdoğan Rejimi için hedefti çünkü. Hele de bunu sanat gibi evrensel bir yöntemle yapıyorsa. Zehra’nın rejimin yargısının radarına girmesi de uzun sürmedi. Her Türkiyeli gazeteci gibi o da Adliye koridorlarının müdavimi oldu.

“Allah’ın Lütfu”dan bir hafta sonra 23 Temmuz 2016’da gözaltına alındı. Bir gizli tanığın ifadesiyle ‘örgüt üyeliği’ ve ‘örgüt propagandası’ suçlamasıyla tutuklandı. 5 ay gerekçesiz biçimde tutuklu kaldıktan sonra ilk duruşmada tahliye oldu. Ardından 2 yıl 9 ay 22 gün hapis cezası verildi. İstinaf mahkemesi kararı onayınca Zehra’nın cezası kesinleşti ve şimdi genç ömrünün bir kısmını tüketmek üzere zindanda.

Kötülük burada bitseydi keşke. Geçen hafta öğrendim ki cezaevinde Zehra’ya renkleri de yasaklamışlar, boyalarını vermiyorlar.

Cezaevi idaresi, hücresine boya sokabilmesi için savcılıktan özel izin alması gerektiğini buyurmuş. Savcılığa izin dilekçesi yazınca da, Cezaevi müdürü, “OHAL’de içeride resim, takı, bileklik yapmak yasak, savcı izni olsa bile biz buna izin vermiyoruz” diyerek dilekçeyi savcılığa iletilmesi için işleme koymamış.

Zehra belki avluda bulduğu taşlardan, domates ve yumurta kabuklarından Aziz Nesin’lik bu durumu hücresinin duvarına çizmiştir.

Zehra, 20’lerinde zindana tıkılsa da Türkiye’yi yöneten kötülüğün anlayamayacağı kadar hayatın sırrına hakim. Ve bahtın karasının da kanın kızılının da nereye evrileceğinin sırrını çözmüş bir düşünür o aynı zamanda.

Olanı ve olacakları özetlediği defalarca okuduğum Nokta’daki o sözlerini, sizinle de paylaşmak isterim:

Her rengin üstüne önce siyah astar atıldı sonrada kan kırmızısıyla yeni bir şekil verildi. İşte size Türkiye tablosu.. Sadece siyah ve kırmızıdan ibaret bir tablo. Zorunlu yasaların, zorunlu dilin, zorunlu inancın, zorunlu modern köleliğin bu kapkara ülkesinde, kan gölünden bir millet tablosu ortaya çıkarmaya çalışan acemi zanaatkarların ellerindeki her bir fırça darbesinin götürdüğü yöne evrilmek zorunda kalan tepkisiz bir halk oluverdik. Oysa siyah nötr bir renk değil, sıcak bir renk. Siyahla renkler asla kaybolmaz içinde saklanır sadece. Her ne kadar renkleri yok etmek üzere kullanılsa da, üzerini biraz kazıdığınızda altında sakladığı o eski renkler ortaya çıkıverir. Bunu başarmak siyahı kazma yöntemindeki marifette gizli”